Kadınların En Güzel Tarihi

Nicole Bacharan - Kadınların En Güzel Tarihi


ÖNSÖZ

Pervasız bir genç kız değildim. Yirmi yaşındayken, toy genç kızları bekleyen ilk tuzağa düşmüş, kadın özgürlüğünün herkesçe kabul edilen bir gerçek, artık üstü kapanmış bir sorun olduğuna inanmıştım. Kadın erkek eşitliği mi? Bu zaten annemin kuşağı tarafından halledilmiş bir sorundu; annem on sekiz yaşında yaşam mücadelesine atılmış, reşit olduğunda oyunu kullanmış, hiç durmadan çalışmıştı. Kuşkusuz evde "her şeyi" yapan annemdi ama ben bunun tek suçlusunun, bu işleri yapmaya pek de gönüllü olmayan babam olduğuna inandırmıştım kendimi. Eğitime ve mesleklere erişim eşitliği mi? Sözünü bile etmeye gerek yoktu, zaten kendiliğinden olan bir şeydi. "Eşit işe, eşit ücret mi?" Kanuni bir zorunluluktu. İnsanın kişisel, manevi veya dini görüşlerine göre çocuk sahibi olup olmamaya karar vermesi mi? Zaten başka nasıl olabilirdi ki? Bütün bunlar artık üzerinde tartışılmaya bile gerek duyulmayacak şeylerdi bana göre. Sağduyu, bu tür olumlu gelişmelerin benimsenmesini gerektirmiyor muydu? Benim kuşağımdaki kızlarla oğlanlar arasında bu konuda bir görüş birliği yok muydu?

Bugün geriye dönüp de genç kızlığımda yürüdüğüm yola baktığımda, kendimi bir mayın tarlasını boydan boya geçen; saflığından dolayı savunmasız; aile içi çelişkilerden, eğitimle ilgili üstü kapalı gerçeklerden, hiyerarşilerin değiştirilemeyen kalıcılığından, dinlerin saptırılmış dayatmalarından ve maçoluğun yeni giysilerinden habersiz, kabuksuz küçük bir yaratığa benzetiyorum.

Yazılı ve resmi kuralları biliyordum ama cam tavanlardan, konformizmin ağlarından veya bazen aldatıcı olabilen özgürleşme kavramının kaygan zemininden habersizdim. Genç bir kadının bedeninin, kadınsı şeklini aldığı andan itibaren, erkekler arasında ateşli kavgalara neden olan bir ganimet haline geldiğini; aile, kilise, devlet, okul kurumlarını, hatta ticaret ve tıbbı karşı karşıya getiren acımasız bir mücadelenin nesnesi olduğunu ve hep öyle kaldığını bilmiyordum...

Kızlarım büyüyüp birer yetişkin olurken bakıp anlamaya çalışıyorum... Bir kuşakta ne kadar yol kat ettik? Peki ya, bir kez daha yanılıp kazanım olarak görme gafletine düştüğümüz hak ve özgürlükleri tehdit eden yeni riskler neler? Annelerimizin ve anneannelerimizin, geçmiş zamanların nam salmış veya sessiz kalmış bütün kadın kahramanlarının, bize bu yolu açan milyonlarca kadının uzun mücadelesini aktarmanın gerekliliğine her zamankinden de çok inanıyorum.

Bu kitabın amacı, modern insanın ilk örneği olan CroMagnon insanından günümüze kadınlığın hikayesini anlatmak. Bunu yaparken, bir yandan zihniyetlerimizin ve kadınlara bakışımızın evrimini gözler önüne sererken, diğer yandan kadının gündelik yaşamının nasıl değiştiğini, çağlar boyunca yaşamının farklı evrelerinde ne gibi muamelelere maruz kaldığını ele almak. Bir de tabii ki kadınların, yüzyıllar boyunca krallar, din adamları ve kocalar tarafından dayatılan boyunduruktan kurtulmak için yürüdükleri uzun, upuzun yolun izini sürmek. Siz de her sayfada fark edeceksiniz; bu hikaye günümüz dünyasının anlaşılmasında da büyük önem taşıyor ve 21. yüzyıl toplumunun temel tartışmalarına ışık tutuyor.

Akıllara durgunluk veren bu macerayı yeniden kurgulamaya, kadınlar dünyasından üç önemli uzmanın yardımıyla giriştim: Françoise Heritier, Michelle Perrot ve Sylviane Agacinski. Her biri kendi alanında birer otorite olan bu üç kadın, kitap boyunca bayrağı birbirlerine devrederek söz alacaklar. Üçü de bütün sorularıma yanıt vermeyi; bilgi birikimlerini, keskin zekalarını ve bazen de kuşkularını, sıcak, cömert ve sabırlı bir şekilde, sınırsızca paylaşmayı kabul ettiler. Kendi alanlarında birer öncü olan bu kadınlar, bilim ve düşünce dünyasının bilinmeyen sularını keşfettiler. Evlerinin salonunda, kitaplar ve yazmakta oldukları taslak metinler arasında, dostluk gösterip bana da bir yer açtılar ve bizleri atalarımıza bağlayan yolda hep birlikte yürüdük. Bu uzun görüşmelerden, entelektüel ve insancıl paylaşımların, hoş duyguların ve hatta coşkulu kahkahaların anısı kaldı bende. Kadınların hikayesi de aynı böyle çünkü: Zorlu, çoğunlukla trajik, bazen de komik.

Sezar'ın hakkı Sezar'a ... Bu kitabın yazılması fikri yine bir erkekten, Dominique Simonnet'den çıktı. Kadınların tarihini araştırma ve aktarma arzumu gerçek bir projeye, "En Güzel Tarihler" serisi kitaplarından birine dönüştüren kişi odur. Kendisine hem bunun için hem de kadın onurunun yılmaz ve tutkulu bir savunucusu olduğu için sonsuz teşekkürler.

Bu görüşmeleri hazırlarken Bağımsızlık Savaşı'nın kahraman annelerinin mirasçıları olan Amerikalı feministlerin mücadeleleri üzerinde düşündüm. Bunların başında Abigail Adams geliyor. 1776'da İngilizlerin zulmüne karşı verilen savaş sırasında kocasına (geleceğin ABD başkanı John Adams) "kadınları unutmaması" için yalvarmıştı. Benimsenen kanunlar karşısında, kadınların da "söz söyleme veya temsil edilme hakkından yoksun" kalmamaları gerekiyordu. Bilge bir kadın olan Adams, "Kocalarımızın eline sınırsız bir güç vermemeli, çünkü erkeklerin doğuştan zorba oldukları yadsınamaz bir gerçektir," diyordu. Aslında saygılı bir eş olan kocası John Adams ise bu iddiaları çok gülünç bulmuştu.

Evlerine kapanmaya yönlendirilen kadınlar, Amerikan rüyasından kendi paylarını talep etmekte gecikmediler. Onlar da diğerleri gibi bir yurttaş olarak, "yaşam, özgürlük ve mutluluğu arama hakkına" sahip olmak istiyorlardı. Gerçek birer Amerikalı olmak siyah kölelerin de düşüydü. Ancak Siyahlar gibi kadınların da "doğaları gereği" toplum içinde sorumluluk isteyen bir görevi yürütmekten aciz olduklarına inanılıyordu: Onların da "doğaları gereği" itaatkar, mantıksız ve saf oldukları her hallerinden belli değil miydi? Amerikan İç Savaşı öncesinde köleliğin kaldırılması taraftarları arasında birçok feministin de bulunması ve "kadınların köleleştirilmesine" karşı çıkmak, "köleliğin sonlandırılması" ve "kişinin kendi bedeniyle ilgili devredilemez hakkı" için bu fırsattan yararlanmaları hiç de şaşırtıcı değildi.

Amerikalı feministler, kölelere özgürlük hakları verildikten sonra da Siyahların eşitlik mücadelesiyle kendilerini özdeşleştirmeye devam ettiler, hatta - sayıca olmasa da - sosyal konum bakımından, kendilerini ezilen bir azınlık olarak kabul ettiler. Kadınların seçme ve seçilme hakkını savunan, "doğum kontrolü" (Hemşire Margaret Sanger'in türettiği bir terim) için mücadele veren, sutyenleri ve jartiyerleri yakan bu kadınlar, yine de laf dokundurmalarından ve baskılardan kurtulamadılar. Erkekler, "doğru dürüst" hanımlar ve -beylerin gönüllerini hoş etme ve kilisenin gereklerine harfiyen uyma gayretleriyle tanınan - "gerçek kadınlar" tarafından alaya alındılar. "Diğerleri" tam olarak kadın gibi görünmüyorlardı. Amerikalı feministler aşırıya mı kaçıyorlardı? Çoğu zaman evet. Sert ve saldırgan mıydılar? Evet, hiç kuşkusuz. Ancak bu azimli öncü kadınlara borçlu olduğumuz öyle çok zafer var ki!

Hikayemize başlamak için daha da gerilere, Amerikalı, Fransız veya İngiliz feministlerin çok daha öncesine gitmem, kadınların çok yakın zamana kadar altında ezildiği ikincil konuma ne zaman düştüğünü bulabilmek için, insanlığın şafağına kadar gerilemem gerekiyordu. Yaşam veren kadın gerçekten de ikinci cins miydi, yoksa birinci cins mi? Tarihöncesi dönemdeki büyük büyük anneannelerimiz aşklarını ve anneliklerini nasıl yaşıyorlardı? İçinde bulundukları toplumun yaşamını sürdürmesinde nasıl bir rol oynuyorlardı? Ya erkekler? Soylarının, dünyadaki varlıklarının devam etmesinin tek teminatı olan kadın karnını daha o zamandan denetimleri altına almaya çalışmışlar mıydı? Kadın "doğasının" özgürce yaşanabildiği huzurlu bir dönem olmuş muydu hiç? Peki gerçekten bir "kadın doğası" var mı? Ya da başka bir şekilde ifade edersek "Kadın nedir?". Doğa nerede biter, kültür nerede başlar?

Bu temel soruları hiç kuşkusuz Françoise Heritier'ye sordum. Afrika toplumları ve özellikle de evlilik ve akrabalık ilişkileri alanında uzman bir antropolog olan Heritier, Claude Levi-Strauss'un öğrencisi. Fransa Ulusal Bilim Araştırmaları Merkezi CNRS' de araştırma direktörü, Sosyal Bilimler Yüksekokulu'nda eğitim sorumlusu, College de France'ın onursal profesörü. Titiz bilimsel çalışmalarıyla tanınan Heritier, ilk feministlerden ve bütün haksızlıkların karşısında duran tam bir hümanist. Erkeklerin, eşlerinin inanılmaz yeteneğini, Heritier'nin deyimiyle "çocuk doğurmanın sağladığı müthiş ayrıcalığı" nasıl kendilerine mal ettiğini anlatacak bizlere. Anaerkilliğin hiçbir zaman bir mitten öteye geçemediğini; "cinsiyetler arası değer ayrımcılığının" her dönemde ve her yerde baskın olduğu dünyamızda, çirkin, aptal, sevimsiz bile olsa bir erkeğin, ne kadar akıllı, cömert, çalışkan ve eğitimli olsa da bir kadından daha değerli sayıldığını açıklayacak. Françoise Heritier, fahişeliğin hiçbir zaman bir meslek -"en eski meslek"- olmadığını, kadınların uğradığı ayrımcılığın yok sayılamayacağını, bu ayrımcılığın tüm dünyada ve tarih boyunca kadınların bedenini ve ruhunu zedelediğini, hatta ölüme kadar vardığını da hatırlatacak.

Michelle Perrot bizleri Antikçağ'ın kapısında karşılayacak ve kadının farklı yaşlardaki (bebek, küçük kız, evlenme çağındaki genç kız, yeni evli kadın, çok sık gebeliklerden yorulan, canına tak eden anne, genellikle yalnız ve korumasız kalan anneanne olarak) gündelik yaşamını birlikte gözden geçireceğiz. Üniversitede başarılı bir öğretim görevlisi olan Michelle Perrot, önce işçi hareketi alanında uzmanlaşmış, ardından oldukça bakir, gerek arşiv belgeleri gerekse tanıklıklar ve dolaylı veya dolaysız anlatılar açısından fakir bir alan olan kadın tarihine atılmış. Eve hapsolup sessizliğe mahkum edilen kadınların kıyıda köşede kalmış izlerini sürerek, onlara yeni bir ses ve tarih içindeki yerlerini kazandırmak için çabalıyor yıllardan beri. Tutku, merak, mizah, ahlaki ve entelektüel duyarlılık, zarafet... Michelle'in olumlu özelliklerini saymakla bitiremem. Tarihimiz hayli uzundu ve ne mutlu ki ben de bu sayede onunla uzun bir süre geçirebildim...

Michelle bizlere, kadının yaşamının hemen her zaman kötü başladığını anlatacak. Daha doğar doğmaz anne babada hayal kırıklığına yol açan kız bebek, çoğu zaman annenin ikinci sınıf bir mahlukat doğurduğu için suçluluk duymasına neden oluyor çünkü. Kız çocukların nasıl eğitimden mahrum bırakıldığından; en iyi ihtimalle, ancak ileride iyi bir eş ve anne olmak için eğitim hakkına sahip olabildiklerinden; evlenmeyi reddeden, manastırlara kapatılan ve bir erkeğe ait olmadıkları için herkese ait olan ve "kötü yola düşen" kızların korkunç kaderlerinden bahsedecek. Kadınların "çalışan kesime" dahil olmadan çok önce de her zaman - ve oldukça ağır şartlarda tarlalarda, evde, atölyede, dükkanda çalıştıklarını hatırlatacak. Michelle Perrot ayrıca, kadınların okuma, mesleklerini seçme, yeteneklerini gösterme, toplum içinde söz alma, seçme seçilme ve - önemli bir dönüm noktası olarak - doğurganlıklarını kontrol altına alma - ve böylelikle binlerce yıldır süregelen istenmeyen gebelik kaygısından kurtulma - mücadelelerini gözler önüne serecek. Tabii burada şu soruyu da sormalıyız: Hangi kadınlar, hangi ülkelerde yaşayan kadınlar ve ne süreliğine?

Ardından bugünü ve geleceği konuşmak için Sylviane Agacinski'yle bir araya geleceğiz. Sylviane Agacinski için felsefe, bir çıkış noktası, doymak bilmez merakını besleyecek ve dünyanın şifresini çözecek malzemeyi bulduğu bir meslek olmuş. Ancak kahramanlarının, bütün o ermiş ve düşünürlerin hepsinin, kadınları kendi üstün dünyalarının dışında bırakan erkekler olduğunu görmek düş kırıklığı yaratmış onda. Nesnel olduğu varsayılan felsefe eserlerinin, çoğunlukla bir erkeğin bakış açısından, belirli bir özellikte yazıldığını fark etmiş. Bu nedenle kadınların, düşünürlerin "birincil aracı" olan dili daha eleştirel bir gözle incelemeleri ve kadın/erkek ilişkilerini kavramsal olarak yeniden değerlendirmeleri gerektiğini anlatacak bizlere.

Peki günümüzde cinsiyet ayrımcılığını nasıl değerlendirmeliyiz? Agacinski, bunun ne tanımlanabildiğini ne de ortadan kalktığını anlatıyor ve bizleri bu konuyu özgürce tartışmaya davet ediyor. Kadınlara kamusal yaşamda eşit bir konum sağlamak adına fiilen katıldığı eşitlik mücadelesinden de bahsedecek bize. Cinsiyet farklılığı (bir dişi bir de erkek cinsin varlığı) evrensel bir gerçek, dolayısıyla da nötr değil, kadın ve erkeğin bir arada olduğu karma bir dünya anlayışının benimsenmesi gerekiyor. Peki ya birlikteliklerde, aile içinde durum nasıl? Özel yaşamda ev işlerinin paylaşılması idealine yaklaşan "eşitlikçi bir kültür" yaratmak için ne yapmalıyız? Tıbbi yardımla gebe kalma, eşcinsel çiftlerin evlat edinmesi, sperm ve yumurta hücresi bağışı, anonim doğum hakkı, taşıyıcı annelik gibi bilimsel gelişmelerin anne babalık rollerinde yarattığı kargaşayı nasıl çözümleyeceğiz? Soy ilişkilerini etik değerlere nasıl uyduracağız? Her şeyden önemlisi, bütün bunları tartışırken işin esasını, insanlık onurunu, insanın arzu etme, sevme özgürlüğünü gözden kaçırmamak için ne yapmalıyız?

Burada gözlerinizin önünde yeniden kurgulamaya çalıştığımız kadınların tarihi, henüz bitmemiş bir mücadeledir. Bizler, hepimiz, insanlığın kaderinde ortaya çıkan en büyük devrimin mirasçılarıyız: Doğum kontrolü sayesinde kadınların karnı nihayet erkek egemenliğinden kurtulabildi. Ancak bu özgür kadınların alanı henüz çok dar! Dünyanın birçok bölgesinde, hatta çok yakınımızda, aramızda, erkekler kadınları bilgisizliğe ve boyun eğmeye mahkum ediyor; bunu hala ve her zaman "çocuk doğurmanın sağladığı müthiş ayrıcalığı" denetleyebilmek için yapıyorlar. Erkekler namuslarını kızlarının, kız kardeşlerinin, eşlerinin bedeniyle özdeşleştirdikleri için, bugün bile kadınlar dövülüyor, hatta öldürülüyor. İçinde bulunduğumuz "gelişmiş toplumlarımız" bile bu tür geriye dönüşlerden kurtulabilmiş değil.

Kadın özgürlüğünün henüz çok yeni ve kırılgan olduğunu hiç akıldan çıkarmamalıyız. Kendi kaderlerine sahip çıkmak; günbegün haklarını savunmaya devam etmek; kadının erkekle eşit şartlarda bulunacağı, özetle "gerçek bir insan" olarak var olabileceği karma bir dünya yaratmak yine kadına düşüyor.

Nicole Bacharan

Nicole Bacharan - Kadınların En Güzel Tarihi




Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM