NASIL BİLİRDİNİZ

John Lloyd & John Mitchinson - Nasıl Bilirdiniz


GİRİŞ

Işıkların oynaştığı, gökyüzünün renkten renge girdiği bir kent bu; öylesine güzel bir kent ki, habire kalbini kırar insanın.

Alexander Mccal Smith

Edinburgh’daki George Caddesi, dünyanın en güzel tasarımlı kentlerinden birinde yer alan, en zarif bulvarlardan biridir. Neresinde durursanız durun, bir ucunda Robert Adam’ın eserlerinden St. George Kilisesinin yeşil bakır kubbesini, diğer ucunda ise Melville Anıtı denen kocaman taş sütunu görebilirsiniz.

Kabaca Roma’daki Traianus Sütunu örnek alınarak yapılmış bu sütun Londra’daki Nelson Sütunu kadar yüksek olmamakla birlikte, aynı ölçüde çarpıcıdır ve kesinlikle daha güzel konumludur. Yapının mimarı William Burn (1789-1870) daha çok yaptığı yollar, limanlar ve köprülerle, özellikle de cüretkâr ve heybetli deniz fenerleriyle tanınan büyük İskoç inşaat mühendisi Robert Stevenson’dan (1772-1850) azımsanmayacak bir yardım görmüştü. Sütun kaidesine yakın metal plakette, Stevenson’ın “Bell Rock deniz fenerini yapmak üzere onun yol göstericiliğinde Francis Watt tarafından 1809-1810’da icat edilen, dünyanın karşı ağırlıklı ilk demir vincinin kullanıldığı 42 metrelik ve 1500 tonluk bu yapının boyutlarına nihai biçimi verdiği ve inşa sürecine nezaret ettiği” belirtilir.

Melville Anıtı 1823’te Melville 1. Vikontu Henry Dundas’ın (1742-1811) anısına dikildi ve tepesinde duran heykeli azametli bir duruşla George Caddesini boydan boya süzmektedir. Edinburgh’un güzel insanlarının onu oraya kondurmak için katlandıkları bütün sıkıntılardan tahmin edebileceğiniz üzere, Dundas yaşadığı dönemde son derece ünlü bir adamdı. İngiliz siyasetinde kırk yılı aşkın bir süre başta yer tutan bu zat Donanma hazinedarı, İskoçya baş adli yetkilisi, İskoçya mühürdarı ve (sütunlar açısından ilginç bir tesadüfle) Trafalgar Muharebesi sırasında deniz bakanıydı. Olumsuzluk hanesine yazılacak yanları ise köleliğin kaldırılmasına (birkaç yıl geciktirmeyi başaracak ölçüde) sert bir muhalefet göstermesi ve Britanya’da yüce divana gönderilen son kişi olma payesini taşımasıydı. Yüce divan yolu uygunsuz davranış (bu olayda yolsuzluk ve kamu kaynaklarını zimmete geçirme) suçlamasıyla görevden uzaklaştırılmak üzere yargılanmasına karar verilen kamu görevlilerine karşı işletilirdi. Lordlar Kamarasının onu aklamasına (ve özür mahiyetinde kontluk unvanı sunmasına) karşın. Dundas bir daha devlet makamlarına dönemedi) Gelgelelim, eğer İskoç başkentinin bir sakini ya da Napolyon savaşları konusunda uzman bir deniz tarihçisi değilseniz, adını hiç duymamışsınızdır sanırım. Hayat denen şey ne ki?

Edinburgh’da geçen Ağustos ayının güneşli bir sabahında, George Caddesi’nin doğu ucunda dikilmiş, Dundas’a ait anıtın bulunduğu St. Andrew Meydanı’na bakıyordum. Oluklu devasa yapı yeni doğmuş güneşe karşı kapkara bir görüntüyle suluboya rengindeki göğe doğru yükseliyordu. Ben manzaraya dalmış bir haldeyken, en fazla dört yaşında küçük bir kız çiğ tanelerinin hâlâ parladığı çimler üstünde koşmaya başladı. Tek başınaydı, üstünde pembe bir tişört ve beyaz kot bir pantolon, tıpkı Shirley Temple gibi sapsarı bukleleri vardı. Koskoca sütuna doğru atıldı ve birkaç metre kala durdu. Devasa yükseltiye aşağıdan yukarıya doğru bakarken başının aldığı açıdan gözlerini tepedeki kararmış figüre diktiğini anladım. Sırtı bana dönük olduğu için yüzünü göremedim; ama bedeninin duruşundan huşu içinde kaldığı apaçıktı. Tam fotoğraflık bir görüntüydü. Yanımda bir fotoğraf makinesi olmamasına karşın, o görüntü şu anda önümdeki bir perdeye düşmüşçesine zihnimde hâlâ bütün berraklığıyla duruyor. Durum tam bir metafor da sayılırdı. İnsan hayatının iki uç noktası vardı karşımda. Ta yukarıda çoktan ölmüş, görkemli taşa dönüşmüş ve şimdi çok azımızın adını duyduğu bir adam, aşağıda ise (ben dahil) hepimiz için adı tamamen meçhul olan, ama kendisi farkında olmasa bile tarihteki en ünlü kadın olma potansiyelini taşıyan ve dünyaya bağlı, yaşayacağı bir sürü şey olan ufacık, canlı bir insan duruyordu.

Belki gökteki ürkütücü şahsiyeti süzdüğü o kısa sürede, bir şey kızcağızın beynindeki dişlileri çevirerek, saklı bir kilidi açtı ve ona gelecekteki Şahaneliğin ilhamını verdi. Belki de kız bilinçaltı bir düzeyde birdenbire Yunan filozof Epiktetos’la aynı sonuca vardı: “ Şöhret delilerin şamatasıdır.” Ne de olsa, iyi ve yaşanmaya değer bir hayat sürmek için dünyanın kim olduğunuzu bilmesine gerek yoktur.

John Mitchinson ve ben bu kitaptaki otuz sekiz olağanüstü insanın başından geçen yolculukların şahaneliğinden ilham alabileceğinizi ya da en azından hayatınızın bürünebileceği beterliğe pek de yakın olmadığını bilmekten biraz avuntu bulabileceğinizi umuyoruz.

JOHN LLOYD


ÖNDEYİŞ

Bana kalırsa hiç kime ölmeden önce otobiyografisini yazmamalıdır.

Samuel Goldwyn

Ölülere dair insana çarpıcı gelen ilk şey, tam olarak kaç kişi olduklarıdır. Şu anda yaşayan insan sayısının geçmişte yaşamış insan sayısından daha fazla olduğu yolundaki kulaktan dolma bilgi düpedüz yanlıştır - hem de on üç çarpanlı bir farkla. Son 100 bin yılda yaşayan, dövüşen, seven, öfkelenen, eğleşen ve sonunda ölen Homo Sapiens Sapiens sayısı doksan milyar civarındadır.

Doksan milyar büyük bir sayıdır, özellikle de adı sanki hepsini kapsıyormuş gibi bir izlenim uyandıran bir kitabı yazmaya çalışıyorsanız. Ama bütün mesele şeylere nasıl baktığınıza bağlıdır. Doksan milyar hem büyük, hem de küçük bir sayıdır. Şimdiye kadar yaşamış olan herkesi İngiltere ve İskoçya'nın toplamını bulan bir alanda yan yana gömebilirsiniz. Uruguay ya da Oklahoma büyüklüğündeki bu alan dünyanın kara yüzölçümünün ancak yüzde 0,1’idir. Ve de bütün ölü insanları muazzam bir terazinin bir kefesine üst üste yığacak olursanız, şu anda kim bilir neler tasarlayarak ortalıkta dolaşan karıncaların öbür kefede oluşturacağı ağırlığın yanında bayağı hafif kalır. Her şey bir perspektif sorunudur.

Ölüler basbayağı ailemizdir. Sadece soy bağımızı bildiğimiz kişilerle, yani ikişer ebeveyn, dörder büyük ebeveyn ve sekizer büyük ebeveyn ebeveyniyle sınırlı değildir bu aile. Birkaç kuşak geriye gidildiğinde, her birimizin bin kadar doğrudan akrabası çıkar; kuşaklar on beşe vardığında sayı fırlayıp 35 bini aşar (üstelik halalar, teyzeler, amcalar ve dayılar hesaba katılmaksızın). Aslında, doğrudan atalarımızın daha önce yaşamış insanları sayıca geçtiği noktaya varmak için 1250 yılma kadar gitmemiz yeterlidir. Bu açık paradoksun çözümü hepimizin akraba olmasında yatar: Ne kadar geriye gidilirse, aynı atalardan gelme olasılığımız o ölçüde artar. Avrupa’da yaşayan herkesin en eski ortak atası sadece 600 yıl önce yaşamıştı ve bugün gezegende yaşayan herkes hem Konfüçyüs’le (İÖ. 551.-.479), hem de Nefertiti’yle (İÖ. 1370 - 1330) akrabadır. Dolayısıyla elinizdeki kitap herkesin aile tarihidir.

Akrabaları düzenlemeye çalışmak her zaman çetin bir iştir. Büyük sinema yönetmeni Billy Wilder, kapıdan içeriye giren bir oyuncunun seyirciye hiçbir şey vermediğini, “ama pencereden içeriye girmesinin bir durum yarattığını” belirtmişti bir keresinde. Bunu akılda tutarak, aile meclisini bilimciler, krallar, iş dünyası insanları, katiller vb. gibi mesleki topluluklara göre düzenleme yönündeki bildik yaklaşımdan kaçındık. Böylesi tamamen mantıklı bir sistemdir; tek sakıncası ailelerin bildik yapısından dolayı, oyuncuların ve müzisyenlerin “muhasebeciler” ya da “psikologlar” yaftası asılı masanın yanından hışımla geçmeye ve öbürlerinin de aynı tavrı göstermeye meyilli olmasıdır. Bu yüzden farklı bir önermeden yola çıkarak, içerikten çok niteliğe, herkes için bildik niteliklere odaklanan temaları seçtik: Anne babamızla ilişkimiz, sağlık durumumuz, cinsel iştahımız, çalışma konusundaki tutumumuz, hayatın anlamına ilişkin sezgimiz. Ayrıca ismi evrensel olarak bilinen insanlar ile ismi neredeyse hiç duyulmamış insanlar arasında hiçbir ayrım yapmadık. Kitaba alınmadaki tek ölçüt ilginçliktir. Sonuç ise beklenmedik yakın dostluklardır: Örneğin, Sir Isaac Newton’u Salvador Dali’yle düet yaparken ya da Karl Marx’i bas sesiyle Emma Hamilton’ın soprano sesine eşlik ederken bulacaksınız.

E. M. Forster’in Manzaralı Bir Oda romanında Bay Emerson yaşam kavgasının “alet çalmayı sahnede öğrenmeyi gerektiren herkese açık bir keman gösterisine” benzediği saptamasında bulunur. Ölüleri ilgi çekici kılan başlıca husus kemanın artık kılıfına konmuş olması ve yaşamda - ne kadar kısa, akortsuz ya da uyumsuz olursa olsun - belirli bir başın, ortanın ve sonun bulunmasıdır. Çalkantılı kakofonimizde hâlâ akordu yakalamakla uğraşan bizlere oranla başlıca üstün yanları budur: Bir şeyin başka bir şeye nasıl yol açtığını daha berrak görebilir ya da duyabiliriz.

Özgün Mısır ve Tibet Ölüler Kitabı metinleri eski çağların bir tür yol gösterici el kitapları, yani öbür dünyada olabildiğince rahat etmeyi sağlamaya yönelik pratik rehberlerdi. Sonraki sayfalarda aynı şeyi bulmayı umanlar hayal kırıklığına uyacaklardır"' (tıpkı dizinde 90 milyar girişin yer almasını bekleyenler gibi). Cevaplardan çok sorulara ve kapalı bir sınıflandırma sistemini kurmaktan çok ilginç bağlantılar bulmaya yönelik bir kitap var elinizde.

Her şeyden önce, hayata tutunmanın tamamen ihtimal dışı olduğunu vurgulamak açısından ölülere takılmak gibi bir şey söz konusu değildir. Hala sağ olmanın sevincini bilen Amerika’lı yazar Maya Angelou bunu bize şöyle hatırlatıyor:

“Hayat yakasından tutularak ‘Arkadaş, seninleyim, haydi gidelim,’ denmesinden hoşlanır.”

JOHN MİTCHINSON


BÖLÜM 1 Hayata Kötü Başlayanlar

İyi babası olmayan herkes böyle birini edinmelidir.

Friedrich Nietzsche

İlk tecrübeler karakterimizi ve yaşamımızın gelişim seyrini belirler; kötü bir başlangıç elbette kişinin geleceğini hepten karartabilir. Ama insanı gerçekten berbat başlangıçtan olağanüstü başarıya götüren daha gizemli bir yol vardır. Kanadalı romancı Robertson Davies’in belirttiği gibi: “Mutlu bir çocukluk birçok kimseyi şımartarak parlak bir gelecekten yoksun bırakmıştır.”

Tarihteki en ünlü insanlardan bazılarının ölü, kayıp ya da erişilmez bir babadan dolayı mahvolmuş bir çocukluk geçirdiğini görmekteyiz. Biz sekizini seçtik, ama liste yirmi kat uzun olabilirdi: Bir kere gözünüzü dikkatle çevirdiniz mi, her yerden pıtrak gibi biterler: Konfüçyüs, Augustus Caesar, Michelangelo, Büyük Petro, John Donne, Handel, Balzac, Nietzsche, Darwin, Jung, Conan Doyle, Aleister Crowley - hepsi de psikologlarca “uygunsuz ebeveynlik” olarak adlandırılan durumun kurbanlarıdır.

John Lloyd & John Mitchinson - Nasıl Bilirdiniz


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM