Dünyamızın Gizli Sahipleri

Dünyamızın Gizli Sahipleri



1. BÖLÜM

GİRİŞ

Bir "garip" olay
Dünya tarihinin karanlık çağlan
Kaynaksız bir tarihin kayıp kaynakları
Geleneksel bilim hakkında düşünceler
Tutkunun sonuçlarına doğru

1938 YILINDA BİR GÜN Çinli arkeolog Pu Tei, Çin'le Tibet'i ayıran sınırı oluşturan Bayan-Kara-Ula dağlarındaki bir mağarada esrarengiz işaretler ve bir çeşit hiyeroglifle kaplı yuvarlak taşlar buldu. Yapılan ilk incelemelerden sonra bu taşların 12.000 yıl öncesine ait olduğu anlaşıldı. Taşların üzerindeki işaretlerle yazıları çözebilmek için 24 yıl uğraşıldı, sonunda önemli bir sonuca varıldı. Bu öylesine şaşırtıcı - adeta korkutucu - bir sonuçtu ki, Pekin Tarih Öncesi Akademisi'nin aldığı bir kararla taşlarla ilgili bütün bilgiler gizli tutuldu.

Bu sürenin ardından, kararın geçerliği tartışmalara yol açtı ve sonunda Prof. Tsum Um Nui'nin başkanlığındaki araştırma komisyonu 1963'de raporunu sundu ve rapor arşive kaldırıldı. Dört yıl daha geçti; 1967 yılının Haziran sayısında Sovyet dergisi Sputnik, Felsefe öğretmeni ve S.S.C.B. Bilim Akademisi Edebiyat Enstitüsü asistanı Vjatschevlas Zaitsev'in "Onikibin yıl önce varolan uzay gemilerine ait taş yazmalar" konusunda bir araştırmasını yayınladı ve böylece konuyu örten esrar perdesi yırtıldı.

Prof. Nui'nin raporunu izleyen araştırma, yuvarlak taşların binlerce yıl önce uçan gemilerle uzaydan gelen yaratıklarla ilgili bilgiler verdiğini anlatıyor ve Dropas'ların serüvenini açıklıyordu.

Kimdi, neydi bu Dropas'lar? Dropas'lar ve Ham'lar, Bayan-Kara-Ula dağlarındaki mağaralarda yaşadıkları bilinen, etnologları uğraştıran, hiçbir gelmiş geçmiş ırka ait olmayan, ufacık (1,30 m. boyunda),yerlilerdi. Garip bir efsaneleri vardı Dropas'ların; Çin kaynaklarına göre: Uçan gemilerle bulutlardan inen, ilkin insanları dehşete düşüren, sonradan onlarla iyi geçinen yaratıklardı bunlar. Ancak, Dropas'larla ilgili bilgiler yazılı taşlarla, eski efsanelerle bitmiyordu: Mağaralarda iskeletler bulunmuştu; koca kafalı, kısacık boylu, insana benzer yaratıkların iskeletleri.

Böylece bir zincirin üç parçası oluyordu: Mezarlardaki iskeletler, efsaneler ve uzaydan gelen yaratıkların hikayesini anlatan yuvarlak, ortası delinmiş, tam 716 taş!

Bu kitapta buna benzer olaylara geniş bir yer verilmiştir; fakat bir sansasyon yaratmak amacıyla değil. Amaç, okuru üzerinde yaşadığı dünyanın geçmişine ve giderek geleceğine ait birtakım gerçekler ya da en geniş anlamıyla gerçek sorunlar üzerinde aydınlatmak, ilgisini uyandırmak gerekirse belleğini tazelemektir.

Ay'a ayak basmakla uzay fethinin ilk aşamasını başaran insanoğlu, ilkin yakın gezegenleri, ardından da uzak dünyaları keşfetmeye hazırlanırken, kendi dünyasının birçok esrarını hala çözemediğini unutuyor ya da bilmezliğe geliyor. Kendini, her geçen gün bir kat daha hızlanan, hızlanmakla yeni sorunlar, yeni gereksinmeler yaratan bir hıza kaptıran ve buna ayak uydurabilmek için didinen insan düşüncelerini, yorumlarını kesin ve tartışılmaz bir gerçeğe bağlamak zorunluğunda duyuyor; üstelik de bir çeşit garanti istercesine. Oysa, bu gerçeğin toplumsal, siyasal, dini ve ekonomik nedenlerden dolayı kendisine aşılandığını, hatta zorla kabul ettirilmiş olabileceğini düşünmesi gerekir. Bu yüzden çağdaş insan çoğu konularda daha açık, geniş ve ilerici bir görüşle hareket etmek zorunluğunu benimsemelidir. Kaldı ki, bugün gerçek verilere dayanan bilim bile ulaştığı sonuçlarda ayrı bir açıklık, bir hoşgörü ile hareket etmektedir. Evren, milyarlarca ışık-yılı ile ölçülüyor; galaksilerin sayısı milyarları aşıyor, atom ayrı bir evren sorunu getiriyor, dünya tarihinin sınırlan bile günden güne zorlanıyor; gençleşen bilim, hem yeni bir heyecan kazanıyor, hem de yeni coşkunluklara yol açıyor.

Kuşkusuz, bilim her zaman ilerici ya da yenilikçi olma isteğinde değildir. Yine de çeşitli görüşler ileri sürülüyor, hayal bilimi dürtüyor, bilim birtakım hayalleri körüklüyor. Bütün bunlara karşılık bilimin henüz açıklayamadığı esrarlar var. Çünkü insanoğlu geçmişini kesinlikle bilmiyor, tanımıyor. Olsa olsa çok kısa bir süre hakkında bilgi toplayabilmiştir. Bu da bilinen bir diğer gerçektir.

Dünyanın çeşitli bölgelerinde yapılan jeolojik araştırmalar yeryüzü kabuğunun 4 ya da 4,5 milyar yıl önce oluştuğunu göstermiştir. Buna karşılık insan denilen yaratığın yaklaşık olarak 1 milyon yıldan beri varolduğu biliniyor. Tarihi bilgilerimiz ise 7000 yıla güçlükle erişebiliyor.

Yine de arkeoloji, - yaşı iki yüzyılı aşamayan bu genç bilim -, jeoloji, fosil bilimi dev adımlarla ilerliyor. Her geçen gün yeni bir keşif getiriyor, her yeni keşif de eldeki bilgilerin yeniden gözden geçirilmesini sağlıyor: Bilimsel gelenekler sarsılıyor, yıkılıyor, yerleşmiş yargılar bir sil baştan konusu oluyor.

Yerleşmiş bazı kurallar geçerliğini yitirmiş, tarihöncesi sanıldığı gibi olmaktan çıkmıştır. Saçı sakalı karışmış, hayvan postlarına bürünmüş mağara adamı artık ilkelliğinden çok şeyler kaybetmiştir. İnsanoğlunun evrimi de bildiklerimizden değişik olmuştur.

Kabul edilmesi gereken bir nokta var: Arkeolojinin, jeolojinin, fosilbilimin bütün önemli, değerli keşiflerine karşılık tarihi bilgilerin hala eksik oluşu; ancak yüzyıllardan beri kaybolan, yok edilen ve yakılan kaynaklar bir düşünülürse, birçok konuların da aslında kaynaksız oldukları ortaya çıkar.

Eski, gelmiş geçmiş, konup göçmüş, kaybolmuş yüce uygarlıklardan geriye neler kalmıştır? Kalıntılar, taşlar, tapınaklar, mezarlar, duvarlar, eşyalar ve bazı yazıtlar. Eskilerin bilgisini, keşiflerini, yaşayışlarını, inançlarını, özellikle tarihini kanıtlayacak yazılı ve çizili kaynaklardan ne kalmıştır? Bir orantıya vurulduğunda geride çok az şey kaldığı görülüyor. Ancak az olmaları da onlara ayrı bir değer kazandırmıştır.

Tarihinin her döneminde, insan, geçmişin bilgisini yok etmekten sanki zevk duymuştur: Belki hırsından, belki kayıtsızlığından ya da korkusundan yapmıştır bunu. Ancak her defasında politika, din, uygarlık diyerek türlü nedenler ileri sürülmüştür.

15. ve 16. yüzyıllarda Peru, Ekvador, Şili ve Arjantin'i kapsayan yüce bir imparatorluk kuran İnka'lar - muz ağacının yapraklarını kullanarak - yüzyıllardan beri elde ettikleri bütün bilimsel bilgileri toplayan bir antoloji yazmışlardı. Bu çok değerli antoloji, yazıyı yasaklayan ve yazı yazanları ölüme mahkûm eden IV. Pachacuti'nin emriyle yok edilmişti. 15. yüzyılda yaşamış İspanyol yazarı Fernando de Montesinos'un "Memoria antiguas historiales y politicas del Peru - Peru'nun Eski Tarihi ve Siyasi Anıları" adlı eserinde anlattığı bu olay bir efsane de olabilir; ama acıklı bir efsane!

Bu tür örnekler çoğaltılabilir. Firavun Ptolemaios'un (M.Ö. 367 - 282) kurduğu ve II. Ptolemaios'un genişlettiği İskenderiye kitaplığının 700.000 cildinin bir kısmı M.Ö. 46 yılında Jül Sezar tarafından Roma'ya götürülmüş, geri kalanı da 272, 295, 391 ve 646 yıllarında yakılmıştır. Bergama kitaplığının yok edilen 200.000 cildi; Romalıların M.Ö. 146'da yerle bir ettikleri Kartaca kitaplığı; Atina'da Pisistratos'un değerli koleksiyonları ve Kudüs tapınağının yakılan kitaplığı bu örnekler içinde sayılabilir.

Asurlulardan, Hititlerden binlerce taş yazıt kalmasına karşılık, papirüs fazla dayanıklı olmadığından, eski Mısır'ın kitaplıklarından ve rahiplerin arşivlerinden pek az şeyler kurtulmuştur. Aradan geçen yüzyıllar, savaşlar, yangınlar, afetler ve insanlar bu hazineleri, bu bilgi kaynaklarını silip süpürmüşlerdir. Yine de yazılar derinleştikçe ortaya çıkan veriler bilgilerimize yardımcı olmaktadır.

M.Ö. 213 yılında Çin imparatoru Chen-Hoang-Ti, bilginin insanları kötülüğe ittiği inancıyla, ülkesinde bulunan bütün kitapları yaktırmıştır; tıpkı Haçlıların Trablus'ta 1109 yılında yaktıkları 100.000 el yazması gibi.

Korkunç İvan'ın esrarlı bir şekilde kaybolan, dağılan kitaplığından söz edilir. Ve dizi bunlarla tamamlanmaz. M.S. 54 yılında Ermiş Paul Efes'te garip olaylardan söz eden el yazmalarını yaktırıyor, yine Efes'te, bu defa 3. yüzyılda, putperestlerden kalma arşivler yok ediliyor, bir yüzyıl sonra da İmparator Diocletianus Mısır'da ele geçen bütün simya eserlerini ortadan kaldırtıyor. Yüzyıldan yüzyıla yok etme işine İmparator Theodosius'tan Büyük Şarl'a, Engizisyondan Meksika fatihlerine kadar herkes katılıyor. Her din bir önceki dinin, dini bilginin kaynaklarını ortadan kaldırıyor; 7. yüzyılda İrlandalı Rahipler Kelt'lerden kalma 10.000 el yazmasını ateşe veriyorlar, 13. yüzyılda Katolikler Katar'ların (Arınmışlar'ın) kitaplarını, 1709'da ise Engizisyon Gusmao'nun bilimsel eserlerini ortadan yok ediyor.

Gide gide şu ya da bu şekilde yok edilen kaynakların tarihi yüzyılımıza kadar varıyor. Hitler'e ve alanlarda yakılan kitaplara kadar. Böylece dünya tarihi, bilim tarihi kaçınılmaz bir kaynak eksikliği içinde araştırılıyor, karanlık dönemleri ve bilinmeyen ayrıntılarıyla yazılıyor. Bir yerden sonra tarih diye bildiğimiz şey, tarihçilerin öne sürdüğü görüşlerin tarihi oluyor.

Bu kitabın amacı bilimin bilgisizliğini belirtmek, bilimi eleştirmek değildir: Olsa olsa bazı konulardaki kaçınılmaz eksikliğini, tutuculuğunu hatırlatmaktır. Bu kitapta bilimin henüz tatmin edici bir biçimde çözemediği çeşitli esrarlar bir araya getirilmiştir ve bunların bir kısmı hayal damgasını yiyebilecek türdendir. Fakat bugün hayal saydığımız şey yarının gerçeği olabilir; belki de yarının gerçeği, aynı zamanda dünün tarihi olmaktadır. İçinde bulunduğumuz yüzyıl babalarımızın, dedelerimizin hayal diye niteledikleri birçok şeyleri çok kısa bir süre içinde ve şaşırtıcı bir kolaylıkla gerçekleştirmiş ve bugün de gerçekleştirmeye devam etmektedir. Aynı şekilde ve son bir yüzyıl içinde hayal - efsane gibi bilinen, hatta hiç bilinmeyen geçmişe ait olaylar, uygarlıklar ve türlü kalıntılar keşfedilip değerlendirilmiştir. Bu nedenlerden 20. yüzyılın insanı olağanüstü bir çağın ürünü ve tanığı olduğundan birçok konularda daha anlayışlı davranmak zorunluluğundadır; İngiliz şair ve ressamı William Blake'in dediği gibi "Görünüşünü hiçbir zaman değiştirmeyen insan, ölü bir suya benzer; düşüncenin yılanlarını doğurur"

Gelecek bölümlerde okur çeşitli ve değişik yorumlar ve görüşlerle karşılaşacak; kimini gülünç, imkânsız hatta çılgınca sayıp önemsemeyecek; kiminin üzerinde ister istemez duracak, düşünecek, içinde bir acaba uyanacak ve yorumlara yeni yorum katacaktır. Varoluşumuz, tecrübelerimiz ve bilgimiz renkli, hareketli, bir o kadar da heyecan verici olaylarla dolu, durmadan değişen bir serüvendir. Hem öylesine bir serüven ki buna katılmamak elimizde olmadığı gibi çağdışı kalmamak için bazen sürükleniriz de. Sözgelişi, yıllardan beri Uçan Daireler sonu gelmeyen bir tartışmanın konusu olmuştur. Uçan Dairelerin - daha doğrusu Kimliği Bilinmeyen Uçan Nesneler - var olup olmadıkları ya da nereden geldikleri, neden ve niçin geldikleri insanların aklını kurcalayıp durmuştur. Ancak başlangıçta önemli olan, bu uçan nesneleri kabul etmek ya da etmemek değildir: Önemli olan, bunu çağdaş insanı yakından ilgilendiren bir mesele olarak görmektir.

Kimliği Bilinmeyen Uçan Nesneler başlı başına bir esrar, bir bilinmeyen gerçek sayılabilir; oysa, bunu böyle kabul etmemek gerekir. Genel anlamda, her esrar, her garip olay aslında bir çeşit zincirin parçasıdır.

"Dünyamızın Gizli Sahipleri" adını taşıyan bu kitapta eski efsaneler, destanlar, mitoslar ve kayıp ülkelerle ilgili bölümlerin bulunması yersiz gibi görülebilirse de genel görünüm içinde bu bölümler, bize getirdikleri ek malzemeyle mutlaka gereklidir. Üzerinde durduğumuz ya da en azından değindiğimiz her olayda düşündürücü rastlantılarla karşılaşıyoruz ve bunların incelenmesi bizi zincire daha sıkı bağlıyor.

Birçok eski uygarlıklar ve bazı ilkel topluluklar gökyüzünden inen tanrılara inanırdı. Bunlar bilgi kaynağı olan, insanları yaratan, sonradan eğiten, destekleyen ve büyük bir kısmı uçan nesneler kullanan tanrılardı. Tapınaklarda, kabartmalarda, kaya resimlerinde, destanlarda ve dini kitaplarda bunların izlerine rastlanmaktadır.

Aradan yüzyıllar geçti; şimdi gökten inen tanrılara, tapanların evrim geçirmiş uygarlaşmış çocukları, gökyüzünün fethine hazırlanıyorlar; sanki uzaya dönen tanrıların peşinden gidiyormuş ve süreçte bir çeşit değişim olacakmış gibi. Ama çok eski kuşakların hayal ürünü olan ilk ve ilkel inançlar, esrarları çözmek, esrarlara yanaşmak istediğimizde bizlere ne dereceye kadar yardımcı olabiliyorlar?

İnançları, efsaneleri, destanları, mitosları ve düşleri besleyen insanoğlunun hayal gücü, boşluktan doğup boşlukta kurulan bir şey değildir. Hayal bir gereksinmenin, bir arzunun ve bir zorunluluğun bilinçli ya da bilinçsiz ürünüdür. Her hayalin arkasında ve oluşunda bir gerçek yatar; bu en azından bir gerçek duygudur. Bir gereğin ürünü olduğundan, hayal çeşitli nedenlerden dolayı biçimlendirilir; belirli şemalara, klişelere uydurulur ve toplumlara söylenir, öğretilir. Bunun en tipik örneğini dini inançlarda görürüz. Bunlarda hayal, bir noktadan sonra canlılığını, hayatını ve özgürlüğünü yitiriyor; bir biçimin tutsağı, bir sistemin savunucusu oluyor. Buna karşılık yaratılışında rol oynayan gerçekle ilişkisini bütünü ile koparmıyor ve ayrı bir gerçeğin temsilcisi oluyor.

Hayalle gerçek nasıl bağdaştırılabilir? Ele alınacak ilk malzeme - buna ilkel malzeme de diyebiliriz, efsaneler, destanlar, mitoslar, toplum düşleri, eski dini inançlar ve bunların yaratılışında rol alan doğal ya da sosyal etkenlerdir.

Bir yüzyıla yakın bir zamana kadar bu çok zengin, ilginç ve karmaşık malzeme herhangi bir araştırmaya, bir incelemeye bağlı tutulmayıp denetlenmeden olduğu gibi kabul edildi. Her doğaüstü ve olağanüstü olay bir hayal ürünü sayıldı; şu ya da bu şekliyle bir geleneğe bağlandı. Mitologya, mitosları topladı, sıraladı, etiketledi ve ileri bir yorumda bulunmadı; çağdaş bilimin ışığı altında çağdaş insanın sınıf tanımayan merakı sayesinde de bu dev malzeme değişik bir işlemin konusu oldu. Hayalin, hayal gibi görünen destanın, olayın ve biçimin ötesinde gizlenen gerçekler - en azından gerçek nedenler - araştırıldı. Bazen arkeolojinin keşiflerinden, bazen de bir Freud'un bir Jung'un etkisi altında psikolojiden yararlanıldı.

Bu araştırma, yer yer uçlara varıp yeni mitoslar kurmakla birlikte, tarih bilgilerinin kalıplaşmış sınırlarını zorlar. Elbette bu tek yönlü olmadı, olamazdı da: Hareket, çoğu bilimlerin katıldığı bir sentezden doğdu. Başka bir deyimle bir çeşit eleştiriye, nedenlerin ve nedenleri doğuran gerçeklerin ve durumların olağan gereksinmelerinin eleştirisine yol açtı. Zamanla bir bilinmeyen tarih görüşü doğdu, varsayımlara dayanan bir görüştü bu. Milli destanların bu biçimdeki çözümlenmesi ve değerlendirilmesi, milli tarihlere yeni ek bilgiler getirdi; sanat eserlerinin, geleneklerin ve özellikle mitosların incelenmesi, dönemin, mitolojik sanılan bir çağın anlanmasına, giderek keşfine yardımcı oldu.

Bu kitabın birçok yerinde geçen geleneksel bilim, geleneksel arkeoloji gibi terimlerin kullanılması zorunludur, çünkü, çağdaş bilimin hala çözemediği esrarlardan, kabul etmekten kaçındığı sorunlardan söz açınca bir yerden sonra bir ayırım yapmak gerekmektedir. Bilim dediğimiz, Malinoski'nin tanımlaması ile" ... deneye dayanan ve mantıki düşünce yoluyla çıkarılan, somut başarılarda görülen ve gelenek halinde katılaşıp kalmış ve bir türlü toplumsal düzenle sürdürülen, bir kural ve kavramlar kütlesi"dir. Dolayısıyla bilim tutucu olur ve zaman zaman bu tutuculuğun zararlarını da görür. Kurallarıyla kavramlara sert tepkilerle karşı koyar ve yanılır. Bu konuda çeşitli örnekler vermek mümkündür:

1950 yılında New York'ta "Worlds in Collision – Çarpışan Dünyalar" adlı bir kitap yayınlanmıştı. Yazarı Dr. Immanuel Velikovsky, tanınmış bir amatör astronom ve özellikle bir Mitologya uzmanıydı. "Çarpışan Dünyalar'' bir anda astronomi dünyasını altüst etti: Velikovsky, bu araştırmasında gelenekleşmiş tabu'ları iyiden iyiye sarsıyordu. Büyük coşkularla bir kampanya açıldı; birçok Amerikan üniversiteleri kitabın satışını ve dağıtımını engellemek için kitap stoklarına el attı, usulsüz yolardan toplattırılmak istendi. Bu fırtına neden kopmuştu? Velikovsky neler anlatıyordu, gelenekleşmiş astronominin temsilcilerini bu denli ayaklandıran şey neydi?

Velikovsky, bir görüş öne sürüyordu: Venüs gezegeni, Merih'le bir dev gezegenin çarpışmasından doğmuştu. Dolayısıyla Venüs'teki sıcaklık çok yüksek oluyor, gezegenin dönmesi birtakım değişiklikler gösteriyordu.

Sert tepkilere yol açan bu görüşün daha sonraları suni peyk Mariner IV' den elde edilen bilgilerle pek hayali olmadığı görüldü: Venüs, diğer gezegenlere karşıt olarak, ters dönmeleri olan tek gezegendi.

Bir tutkunun peşinden hareket eden ve Truva şehrini bulan Heinrich Schliemann'ın örneği de hatırı sayılır bir örnektir. Yedi yaşındayken Truva tutkusuna kapılan Schliemann, babasının ağzından Truva savaşının destanını duyduktan sonra Truva'nın bir gerçek olduğunu ispatlamak için yılmadan bir sabırla 39 yıl bekledi. Oysa gelenekleşmiş arkeoloji ve temsilcileri bir yüzyıl önce, "Truva diye bir yer yok, Truva bir mitostur, bir efsanedir ve bunun aksini savunmak cahillik, çılgınlıktır," diyorlardı. Schliemann ise bilgisine, görüşüne güvenerek bunun aksini ispat etmiştir.

Daha az tanınan tutkulu bir araştırmacı da 1907 doğumlu, Protestan rahibi Jürgen Spanuth'dur.

Birçokları gibi Spanuth da, Eflatun'un ardından, kaybolan ülke Atlantis'in gerçek ve tarihi varlığına inanmıştı. Eski kaynakları karıştırarak bibliyografyası onbinleri aşan Atlantis'in esrarı üzerine eğilmiş, Eflatun'la Homeros'u karşılaştırıp Jutland kıyılarından Mısır'a kadar belge arayarak kurduğu görüşünün çerçevesi içinde, yürütülen kazıları değerlendirmişti..

Sonuçta. Spanuth kayıp ülkeyi ve kayıp ülkenin başkenti Basilea'yı Atlantik'te ve Sahra'nın derinliklerinde değil, Helgoland'ın açıklarında keşfetti. Rahip Spanuth bu keşfini, bir esrara değişik belgeler getiren "Des Entratselte Atlantis" adlı kitabında açıkladı. Belki bu tartışılan bir keşiftir, ama önemli olan Spanuth'un tutumu, tutkusu ve efsaneleri değerlendirme konusundaki başarısıdır. Bu mitolojik ülkenin varoluşuna inanmak mümkünse - bu noktaya başka bir bölümde değinilecektir - rahip Spanuth en azından, bir hayalden hareket ederek bir gerçeğe varmış ve denizin dibinde bilinmeyen bir şehrin kalıntılarını bulmuştur. Bununla yetinmeyerek az bilinen bir dönemin tarihini de çizmiş, ayrıca Firavun III. Ramses'in (Yirminci Hanedan - M.Ö. 1200 - 1085) karşısına dikilen Hiperbore'luların ve Tevrat'ın söz ettiği Filistinlilerin, Eflatun'un yüceleştirdiği Atlant'ların ve Homeros'un ölümsüzleştirdiği Feasya'lıların tek bir ırk olduğunu da ispatlamıştır.

SONRAKİ BÖLÜMLERDE, çeşitli nedenlerle insanoğlunun fethetmeye hazırlandığı uzaydan söz edilecektir. Dünyamızdaki esrarlara ek olarak uzay, daha yüce esrarların kaynağıdır; bizi evren sorunu ve evrenin sonsuzluğu ile karşı karşıya getirir. Samanyolu’ndaki durağan yıldızların sayısı 100 milyar olarak hesaplanmıştır, hayat taşıyabilecek gezegenlerin sayısı da en azından 18.000 kadar tahmin ediliyor. Dünyanın başlıca gözlemevleri uzaydan gelen sesleri - başka bir deyimle mesajları kaydediyor.

Buna rağmen insanların büyük bir kısmı dünyamızın dışında, bize benzer - ya da bizden bütünüyle ayrı - bir hayat biçiminin var olabileceğini kabul etmek istemiyor. Aslında bu, bir kabul etme sorunu değil, bir çeşit kaygısızlık, bir korkudur. İnsan rahatını ve kurulu düzenini bozabilecek şeylerden bucak bucak kaçar ve kurulu düzeni sürdüren, koruyan geleneklerden kopmak istemez.

Ancak bugünü anlayabilmemiz için düşüncemizi hem çok geriye, hem de çok ileriye yöneltmemiz gerekiyor. Üstelik her bilinen şey bir gerçek olmadığı gibi her gerçek de bilinmiyor; ya da bir gerçek olarak bilinmiyor.

Çeşitli kaynaklar karşılaştırılarak bu kitapta sıralanan Bilinmeyen Gerçekler böyle bir görüş içinde yararlı olabilecektir; her ne kadar, Herakleitos'un dediği gibi “İnanılmaz olunca gerçek kabul edilmiyor'” sa da.

Giovanni Scognamillo - Dünyamızın Gizli Sahipleri



Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM