EN SON YAYINLAR

Bilimin Köşe Taşları

Atlas Grup - Bilimin Köşe Taşları

1909

Dünyanın, kabuğu ve mantosu arasındaki sınır tespit edildi (Moho süreksizliği)

1909 yılında Oldman tarafından yanlış olarak kestirilen dünya­nın çekirdeğin çapı, Beno Guten­berg (1889-1960) tarafından, uzak depremlerin detaylı incelenmesiyle, 7000 km olarak bulunmuştur. Aynı yıl Yugoslav jeofizikçi Andrij Moho­rovicic (1857-1936) yerel deprem kayıtlarını kullanarak, yoğunlukla­rı birbirinden farklı olan kabuk ve manto tabakaları arasındaki sürek­sizliği açıkladı. Daha sonra da bu süreksizliğe “Moho süreksizliği” denmiştir. Mohorovicic süreksiz­liği, yerkabuğu ile manto arasında sismik dalgaların uğradığı değişik­lik sonucu o bölgede bir değişim ol­duğunun saptanması sonucunda, bu duruma verilmiş olan addır.

Yer bilimlerinde süreksizlikler bir yapıyı diğerinden ayıran sınırlar olarak tanımlanabilir. Süreksizlikler yerküre içinde katmanları birbirin­den ayıran sınırlar olduğu gibi taş veya kaya gibi daha küçük ölçekteki yapılarda da görülebilir. Bununla birlikte Mohorovicic süreksizliği yer kabuğu ile astenosfer arasındaki sı­nır olarak bilinir. Bu sınırda sismik dalgalara ait hızlar, yoğunluk ve ba­sınç gibi fiziksel parametreler deği­şim gösterir.

Atlas Grup - Bilimin Köşe Taşları


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.




Bilimin Arka Yüzü

Adrian Berry - Bilimin Arka Yüzü

"Kuzeyin Yeraltı Sıçanı"

Artık soyu tükenen dev hayvanlar yaklaşık 11.000 yıl önce sona eren son Buzul Çağında yaşadılar. Birçok insan onların efsane olduğunu düşündü. Fakat bu görüş, Winsdor Chorlton'ın anlattığı gibi, ondokuzuncu yüzyılın ortalarında değişti:

Sibirya'da 1846 baharı, olağandışı ve her yanı altüst eden bir hızla geldi. O yılın Mayısında, Rus hükümetinin görevlendirdiği bir araştırma ekibi, buharlı bir gemiyle, Doğu Sibirya Denizi yolunu kullanarak İndigirka Irmağının ağzından içeri girdi. Tarihin yalnız Benkendorf olarak tanıdığı genç bir adam da ekibin içerisindeydi. Araştırmacılar ırmağı şiddetli bir selin ortasında buldu. Irmak, eriyen karla ve sel gibi yağmurlarla, kıyılarını parçalayıp yıkacak, koca koca buz ve donmuş toprak parçalarını denize kadar taşıyacak ölçüde kabarmıştı. Normalin çok üstündeki ısı, çağlayarak akan erimiş kar suyunu bütün kuzey kıyı bölgesine yığmış, binlerce millik donmuş toprağı yumuşatmış ve tundrayı karadan geçilmesi olanaksız tehlikeli bir bataklığa çevirmişti.

Bu koşullarda araştırma çalışmalarının gerçekleştirilemeyeceği açıktı; fakat ekip tehlikeyi göze alıp küçük buharlılarıyla nehirden yukarı çıkmaya karar verdi. Yolculuğun ve bu yolculukta yapılan olağanüstü buluşun eldeki tek öyküsü Benkendorf tarafından kaleme alındı:

"Buharlıyla İndigirka'nın yukarılarına çıkarken karayı gösteren hiçbir işaret göremedik. Gözün görebildiği her yer sel altındaydı. Çevremizde yalnızca kirli kahverengi bir su denizi görüyorduk. Nehirde olduğumuzu gösteren tek şey akıntının gücüydü. Nehirden aşağıya o kadar çok enkaz, köklenmiş ağaç, bataklık süprüntüsü ve koca koca ot kümeleri geliyordu ki, yol almak artık hiç kolay değildi."

Akıntıya karşı sekiz günlük zorlu bir yolculuktan sonra, araştırmacılar, yerli rehberlerle buluşmayı kararlaştırdıkları noktaya ulaştılar. Rehberlerin ortalıkta görünmemesi onları hiç şaşırtmadı.         

"Yeri tanıdık. Ama nasıl da değişmişti! Burada genişliği üç kilometreyi geçen İndigirka, toprağı altüst etmiş ve kendisine yeni bir yol açmıştı. Sel suları azalınca, şaşkınlık içerisinde, eski nehir yatağının önemsiz bir dere yatağı haline geldiğini gördük. Onu batı yönünde kesen yeni ırmağı bulduk. Kıyısına çıktık, turba ve bereketli toprak kütlelerini olağanüstü bir hızla önüne katıp götüren azgın suların toprağı oyup yıkan akışını seyrettik."

"Nehir vıcık vıcık olmuş yumuşak kıyıları tebeşir gibi yediği için, yakınına gitmek tehlikeliydi. Birden, kıyının altındaki suyun çağıldayıp hareketlendiğini gördük. Adamlarımızdan biri çığlık atarak girdaplar oluşturan nehirde bir batıp bir çıkan biçimsiz bir kütleyi gösterdi. Hepimiz kıyıya koştuk. O noktaya daha yakında bulunan gemiye bindik ve o esrarlı şey kendisini yeniden gösterene kadar bekledik."

"Sonunda, koskocaman kapkara korkunç bir kütle hızla suyun dışına çıktı. Güçlü dişlerle donanmış, uzun hortumu yitirdiği birşeyi arıyormuş gibi garip bir biçimde suda sallanan dev gibi bir filin başını gördük. Şaşkınlıktan soluğum kesilmiş, canavarın ortaya çıkan yarı açık gözlerinin beyazına çakıldım kaldım. Biri, 'Mamut bu! Mamut bu!' diye bağırdı."

Heyecan içerisindeki araştırmacılar, zincirler ve halatlar atarak mamutun leşini, nehir onu uzaklara taşımadan, bağlamaya çalıştılar; birçok denemeden sonra da boynuna bir ip geçirmeyi başardılar. Benkendorf o zaman hayvanın art tarafının hala donmuş nehir kıyısına gömülü olduğunu anladı ve kuru toprağa çekmeye girişmeden önce nehirin leşi tamamen kazmasını beklemeye karar verdi. Bir gün geçmeden hayvan buzdan tamamen kurtuldu. Beklerlerken yerli rehberler at sırtında çıkageldiler. Atların ve yeni gelenlerin de yardımıyla, tayfalar mamutu sürükleyerek karaya çekip nehir kıyısından uzaklaştırdılar. Benkendorf hayvanı ilk kez iyice görebildi.

"Kafanızda, bedeni sık tüylerle kaplı, yaklaşık 4 metre yüksekliğinde ve 4,5 metre uzunluğunda, kalın ve sonunda geriye doğru kavislenen 2, 5 metrelik dişleri olan bir fil canlandırın. Sonra, 2 metre boyunda sağlam bir hortum, yarım metre kalınlığında muazzam bacaklar, ucunda sık ve püskül gibi kıllar olan kılsız bir kuyruk. Hayvan besiliydi ve iyi gelişmişti. Ölüm onu gücünün doruğunda yakalamıştı. Geniş, parşömene benzer, kılsız kulakları başının üzerine kıvrılmış duruyordu."

"Omuz ve sırt dolaylarında yaklaşık otuz santimetre uzunluğunda yele gibi sert kılları vardı. Uzun, koyu kahverengi kıllarının kökleri kalındı. Başının tepesi öyle yabanıl, çamura öyle bulanmış görünüyordu ki, yaşlı bir meşe ağacının pürtük pürtük kabuğunu andırıyordu. Yan tarafları daha temizdi ve kılların altında her yerde, devetüyü renginde çok yumuşak, sıcak tutucu ve sık bir yün tabakası göze çarpıyordu. Dev, soğuktan iyi korunuyordu"

Mamut donmuş mezarından çıkar çıkmaz çürümeye başladı. Benkendorf ile yanındakiler onu ellerinden geldiğince korumaya çalıştılar.

"Dişlerini kesip çıkardık ve teknemize gönderdik. Ardından yerliler kafasını kesmeye çalıştılar, ama bu çok zaman aldı. Hayvanın karnı yarıldığında barsakları dışarı döküldü ve çıkan pis koku o kadar iğrençti ki bulantıma engel olamadım; dönüp uzaklaşmak zorunda kaldım. Mide tıkabasa doluydu. İçindekiler çok şey öğretiyordu ve iyi korunmuştu. En çok genç köknar ve çam sürgünleri vardı. Ayrıca, çiğnenmiş genç köknar kozalakları da yığına karışmıştı."

Benkendorf’un olağanüstü buluşu, onu Buzul Çağının en büyük gizlerinden biriyle yüz yüze getirdi. Bundan ancak birkaç bin yıl öncesine dek yeryüzünde yaşayan dev memelilerin ya da megafaunanın dünya ölçüsünde soyunun ansızın tükenmesine yol açan ne olabilirdi? Alfred Russel Wallace birkaç on yıl sonra, geçmiş türlerle yaşayan türleri sistemli bir biçimde gözden geçirdikten sonra şu sonuca vardı:

"En dev cüsseli, en vahşi ve en ilginç türlerin tamamının son çağlarda ortadan kalktığı, zoolojik bakımdan yoksullaşmış bir dünyada yaşıyoruz. Bu kadar geniş bir memeli türünün tek bir yerde değil, küre topraklarının yarısından fazlasında böyle ansızın yok olup gitmesi, gerçekten inanılması güç, üzerinde de yeterince durulmayan bir olgu."

Ölümler özellikle Sibirya'da çok olmuştur. Bir 19. yüzyıl yerbilimcisine göre, bu bölgede, "Archangel Boğazından Bering Boğazına dek, buz denizlerinin kıyıları boyunca ırmak ağızlarında kemik ve çamur adaları meydana getiren, bazıları buzdağlarının içerisinde sıkışıp kalmış ve kısa süren yaz sıcağında buzların erimesiyle önemli bir ticari mal oluşturacak miktarda ortaya çıkan yığın yığın fil kemikleri görülür." 2000 yıldan çok daha önceleri Çinli tüccarlar Sibirya mamut dişlerini çanak, tarak, bıçak sapı ve süs eşyası yapmak için satın alıyordu. Her yaz buzdan kutularından çıkan kocaman hayvanlardan dehşete kapılan boşinançlı yerlilerin anlattıklarından yola çıkan Çinliler, mamutların doğal ortamının yerin altı olduğu izlenimini edinmişlerdi. 17. yüzyıl Çin İmparatoru K'ang-hsi'ye atfedilen bir kitap, mamutu dişlerini kullanarak toprağın altında yaşayan , "havayla temas eder etmez ya da günışığına çıkarılır çıkarılmaz ölen," "kuzeyin yeraltı sıçanı" diye betimler.

Adrian Berry - Bilimin Arka Yüzü


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




Evren Tweetlendi

Marcus Chown & Govert Schilling - Evren Tweetlendi



EVREN TWEETLENDİ

Milyon Yıllık Sorulara Hayli Kısa Cevaplar

Marcus Chown & Govert Schilling

İÇİNDEKİLER

Önsöz
Gökyüzü
Dünya
Ay
Uzay
Güneş
Güneş Sistemi
Yıldızlar
Samanyolu
Gökadalar
Evren
Evrende Yaşam
Gökbilimin Tarihi
Teleskop
Evreni Görmek
Teşekkür


ÖNSÖZ

Her şey Karayipler'de, küçük bir adada başladı. Ne güzel hikâye olurdu ama, değil mi? Eh, yalan da olmazdı aslında.

Aruba Karayipler'in en kurak adası. Kumarhaneleriyle, rüzgârın dalgalandırdığı "divi-divi" ağaçlarıyla meşhur... başkada bir özelliği yok. Ne var ki 26 Şubat, 1998'deki Güneş, Dünya ve Ay hizalanması sayesinde Ay gün ortasında Güneş'i gölgelerken 3 dakika 32 saniye boyunca adaya Dünya'nın en muhteşem manzaralarından biri bahşedilir. Marcus İngiliz dergisi New Scientist'e "tam Güneş tutulmasını" rapor etmek üzere Aruba'dadır. Govert ise aynı şeyi Hollanda haftalık dergisi lntermediair için yapmak üzere yine aynı yerdedir. Aruba eski Hollanda Antilleri'nin bir parçasıdır.

Uzun lafın kısası Marcus ile Govert ilk kez rastlaşıp tanışırlar. Daha doğrusu Govert kibarlık ederek Marcus'u sabah 2'deki İngiltere'ye dönüş uçağına yetişmesi için arabayla havaalanına bırakır.

İleri saralım; yıl 2009. 1998'de kimsenin aklından hayalinden geçmeyecek, Twitter denen bir sosyal ağ sitesi hızla popülerlik kazanıyor. Govert de ona kucak açıyor. Aynı şekilde Marcus da. Aslında biraz abarttık. Çoğu insan gibi onlar da Twitter'a karşı epey şüpheciler. Marcus'un şöyle bir denemek için, yayımcısı Faber'in pazarlama müdürü John Grindrod tarafından teşvik edilmesi gerekiyor. Grindrod ona bunun, okuyucularla doğrudan konuşabilmenin bir yolu olduğunu söylüyor.

Govert ile Marcus Tvvitter üzerinde yeniden birbirlerini buluyorlar. Artık tvveet dostlarıdırlar. Ve Govert 2010 sonlarında Marcus'a ilginç bir teklif içeren bir e-posta gönderiyor.

Takipçileri Govert’a birçok soru sorduğundan, onun da aklına her Cuma akşamı bir gökbilim konusu üstüne haftalık Twitter kursu verme fikri gelmiştir. Govert’in Hollanda günlük gazetelerinden De Volkskrant'taki editörü bunu fark eder ve: "Aynı şeyi bizim için haftalık köşende yapsana?" der. Govert de yapar. 15 tweetin tamamını çevrimiçi yayımlandığı günün ertesi gazetede yayımlar. Gazete okuyucularından heyecan dolu tepkiler gelince Govert daha geniş bir okuyucu kitlesi için bir kitap yapmayı düşünmeye başlar; İngilizce. İşte o zaman aklına Marcus gelir. Acaba onunla bir tweetler kitabı yapmayı düşünür mü?

Marcus'un ilk düşüncesi: Ne saçma bir fikir, şeklinde oluyor. Yok, canım, şaka tabii, fikri çok beğeniyor. Bunun üzerine, Marcus, kendisinin fevrilikle uzaktan yakından alakası olmadığını itiraf edecek belki de ilk kişi olabilecek, Faber'deki editörü Neil Belton ile temasa geçiyor. İlginçtir ki Neil fikri heyecanla karşılıyor. Çok geçmeden bir sözleşme hazırlanıyor ve Govert ile Marcus işbirliğine başlıyor.

Büyük Patlama teorisi gibi kapsamlı konuları bir dizi tweete indirgemek, en hafif deyimiyle bir mücadele oluyor, tabii. Govert'in De Volkskrant'a yazdığı haftalık yazılardan biraz yazma deneyimi var. Marcus'un tek deneyimi ise İPad için Güneş Sistemi ki başka sayfaya geçmeden İPad ekranına sığsın diye orada da yazdığı hikâyelerin hiçbiri 275 kelimeden uzun değil. İki yüz yetmiş beş kelime kısa ama maksimum uzunluğu 140 karakter olan bir tweetle karşılaştırıldığında, roman uzunluğunda.

Marcus ile Govert çok geçmeden ilk başta nispeten kısa sürede biteceğini düşündükleri projenin sandıklarından çok daha fazla vakit alacağını keşfediyorlar. Aşırı sıkıştırma, anlaşılmazlıkla eş anlamlı olduğundan, bir konu başlığını özüne indirgeme ile gerçek anlamı okuyucuya aktarma arasında denge kurmaya çalışmak hayli zor oluyor. Buna bir de sürekli 140 karakter altında tutma çabası ekleniyor. Çoğu zaman birkaç fazla karakteri tıraşlamak, bir tweet oluşturmaktan daha çok vakit alıyor. Marcus kendisini parkta yürürken, süpermarket kuyruğunda beklerken, Londra otobüslerinin üst katında giderken, bir deftere notlar karalar halde buluyor. Masasında uzun saatler geçiren Govert için ise parkta yürüyüş, uzak bir hayalden başka bir şey olamıyor!

Ele alınması gereken konu başlığının doğal olarak 140 olması gerektiği konusunda hemfikir olan Govert ile Marcus, adam başı 70 tane üstleniyorlar. İşleri bittiğinde yaptıklarını değiş tokuş edip birbirlerinin kelimelerini düzeltiyorlar. Bu da hiç ummadıkları, zaman alıcı bir sürece dönüşüyor ama nihayetinde iş bitiyor. Bir yıllık bir süre içinde Marcus 275 kelime uzunluğunda yazmaktan 140 karakter uzunlukta yazmaya geçiş yapmış oluyor. Govert ise bir tweete sığmayacak tek bir cümle bile etmiyor artık. Faber'deki editör yeni proje olarak şimdiden evrenin kökeni, evrimi ve kaderini haiku formatında yazmalarını öneriyor. Şaka mı yapıyorsun, Neil?

Ne, yapmıyor musun?

Marcus Chovvn (Londra) ve
Govert Schilling (Amersfoort), 2011

Marcus Chown & Govert Schilling - Evren Tweetlendi

Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır


Hızlandırılmış Ateizm Dersleri

Juan Ignacio Ferreras & Antonio Lopez Campillo - Hızlandırılmış Ateizm Dersleri

İkinci Ders

Ateist İçin İlk Zorunluluk Tüm Tanrılara İnanmaktır

Bu dersin başlığı paradoksal görünebilir. Ne var ki ateizmin ancak bütün tanrıların varlığına inanılmak koşuluyla mümkün olduğunu anlamak gerek.

Ateistin inandığı tanrıların varlığı, gayet mantıklı olarak, onların tarihsel gerçek varlığı demektir. Bildiğimiz tüm tanrıların bir tarihi, zamanı, yeri olmuştur ve, inananlara ne kadar acı gelirse gelsin, hepsinin bir başlangıcı vardır.

Ateist, zorunluluğun insanı birtakım tanrılar yaratmaya ittiğine inanır samimiyetle. Bir başka deyişle, hiçbir tanrı "haybeden" var olmamıştır. Aynı şekilde, Dinler Tarihi'nin temeli de işte bu kendi kendine birtakım tanrılar icat etme ihtiyacına açıklama bulmaya çalışmaktan ibarettir.

Evrene bir ilk açıklama bulma gerekliliği Sümerleri, günümüzden altı bin yıl kadar önce, bir panteon yaratmaya sevk etmiştir. Aynı dönemde Mısırlılar için de durum farklı olmamıştır. Artık ilkel diyemeyeceğimiz insan, bildiği evrenin kökeni ve gelişimi hakkında bir açıklamaya ihtiyaç duyuyordu.

Hayatları kile bağlı olan Sümerlere göre tanrılar insanı kilden yaratmıştı. Geçimlerini sürü hayvanlarından sağlayan ilk Mısırlılara göreyse, ilk tanrılar hayvan-biçimliydi.

Toplumsal, idari ve siyasal hayat karmaşıklaştıkça, insanın gitgide artan ihtiyaçlarını karşılayabilmek için tanrılar da karmaşık bir görünüm aldılar. Bunun sonucunda her insan faaliyeti, her meslek ve her heves, her umut için bir tanrı yaratıldı.

Dostça sayılamayacak bir çevre ile mücadele etme ihtiyacı İbranileri eli kanlı, kindar ve binlerce insanı katletmeye muktedir tanrılar olan Yehova'yı, ardından da Yahve'yi yaratmaya sevk etti, çünkü topraksız olan İbrani halkının toprağa ihtiyacı vardı ve, dönemin âdetlerine göre, bulundukları toprakların üstündekilerin işini bitirmeleri gerekiyordu.

Kuşkusuz, bu İbrani tanrısının yaydığı nefretten kurtulma ihtiyacı sonraki Yahudileri, evrensel sevgiyi tebliğ etmek için öz oğlu İsa'yı dahi feda etmeye kadar işi vardıran iyi kalpli bir Baba yaratmaya sevk etmiştir.

Bütün bir halkı birleştirme ve siyasal-evrensel bir dine ulaşma ihtiyacı Muhammed'i diğer tanrılara nispetle bağışlayıcı ve yargılayıcı olan bir Allah, özellikle de ordularına karşı rahman ve rahim olan bir Allah yaratmaya sevk etmiştir.

Evrenin ve insanın güçlerini tanıma ve sınıflandırma ihtiyacı Hinduları toplumun kaçınılmaz sınıflarını bir biçimde ve olanca çeşitliliğiyle yansıtan bir panteon yaratmak zorunda bırakmıştır.

Çin'de Laozi evreni ve insanı yaratmış ezeli, ebedi ve kavranamaz olan bir töz icat etmiştir: yani gözle görülür, gerçek tüm çelişkileri aşma meziyetine sahip Tao'yu.

Mısır halkın tüm dertlerine çare olduğu için, Mayalar da mısırı yaratmış bir tanrı icat etmeye muhtaçtı.

Yunanlar ve Romalıların hep insani kalsa da büyük olan hevesleri ise insan arzularının yüceltilmesine denk düşen alabildiğine insani tanrılar yaratmalarına yol açmıştır.

Ve saire, ve saire, çünkü insanın tarihinde ne zaman bir tanrı ortaya çıksa, temelinde, insani temelinde daima bir ihtiyaç bulunur, ilk şamanlardan bugünün deist "bilim adamları"na dek tanrıları yaratan hep ihtiyaç olmuştur.

Bütün bunlar gösteriyor ki, tüm tanrıları anlamak ve kabul etmek, yani toplumsal ve tarihsel varlıklarına inanmak, insanın bir dizi ihtiyacını anlamak ve ister istemez kabul etmek demektir.

Epikürcülerin ve Romalı şair Lucretius'un inandığı gibi tanrıları yaratan korku değildir, en azından yalnız korku değildir: Evreni açıklama, evrenin akılcılaştırılması ihtiyacı gibi daha soylu bir şeydir aynı zamanda tanrıları var eden.

Öyleyse bütün tanrıların evrendoğumla [cosmogonie] bağlantılı olmaları tesadüf değildir: Her tanrının dünyanın yaratılışını açıklamak gibi bir görevi vardı; hatta her tanrı evreni yaratmak zorundaydı, çünkü tanrılığını öne sürmesinin tek yolu buydu.

Tarihsel bakış açısından konuşursak, evrene ilişkin bilgilerimizin artmasıyla, tanrılar gitgide daha karmaşık bir hal almışlardır, ama varlıkları daima evrendoğuma, dünyanın kökeni ve, dolayısıyla, insanın yaradılışına bağlı kalmıştır.

Şayet tanrılar, bildiğimiz ve bileceğimiz tüm tanrılar, insanın bir ihtiyacına tabi ise, bundan tanrıların zorunlu, kaçınılmaz olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Nitekim, insan aklı bu açıklamayla yetindiği ölçüde, tanrılar kaçınılmazdır da; ama sonraki derslerde göreceğimiz üzere, insan bilgi alanında ilerlemeler kaydetmeye devam etmiş ve şu anda, daha doğrusu en azından iki yüzyıldan bu yana, tanrıların zorunluluğu ortadan kalkmıştır.

Tek tanrı veya tek evrensel ilke kavramının da kendine ait bir tarihi, yani zamanı ve mekânı olduğuna da işaret etmek gerek. Batı uygarlığının temelinde yer aldığı için en iyi bildiğimiz kitap olan Kitabı Mukkaddes'de de İbrani tanrısı ile geriye kalan tanrılar arasında bir mücadele, sonradan tek tanrının yaratılmasıyla sonuçlanacak bir "tek tanrıya tapınma eğilimi" vardır.

Zira insanın yarattığı tanrıların da bir tarihleri olduğu, hatta kendilerini kabul ettirmek için birbirleriyle mücadeleye girdikleri açıktır. Bugün için, siyasal hakimiyeti sayesinde Babil’in Sümer-Babil panteonundaki diğer tanrılara kendi tanrısı Marduk'u kabul ettirebilmiş olduğunu biliyoruz. Aynı şekilde, tanrı İsa fikri de eski İbrani tanrısıyla mücadele etmiş olmalı, daha sonra da rahman ve rahim olmakla birlikte savaşçı da olan Allah geçmişin tanrıları karşısında kendisini kabul ettirmiş olmalıdır.

İnsanın ilk ihtiyaçlarına - yani doğanın tüm olgularına bir açıklama getirme ihtiyacına, umuduna, evrene dair bir görüşe sahip olma ihtiyacına - sonraları daha toplumsal, daha siyasal ihtiyaçlar eklendi ve bunun üzerine - tam da korkulması gerektiği gibi - çeşitli din savaşları, hala yakamızı sıyıramadığımız din savaşları patlak verdi.

Buraya kadar söylediklerimizi şöyle özetleyebiliriz: Ateist tüm tanrılara inanır, çünkü aslında o, insanın tarih boyunca karşılaştığı bütün o ihtiyaçlara inanır.

Juan Ignacio Ferreras & Antonio Lopez Campillo - Hızlandırılmış Ateizm Dersleri


Sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.




BİLİM VE YARATILIŞÇILIK

A.B.D. Ulusal Bilimler Akademisi - Bilim ve Yaratılışçılık


İnsanın Evrimi

Evrim biyolojisi alanındaki çalışmalar, insanın atasal primatlardan oluştuğu sonucuna varmamıza neden olmuştur. Bu bağlantı, Darwin zamanında bilim insanlarının şiddetli tartışmalarına yol açmıştır. Ancak günümüzde primatlar ve insan arasındaki evrimsel ilişkilerin yakınlığı konusunda ciddi bir bilimsel şüphe yoktur.

Geçen yüzyılda, paleontolojide gerçekleşen önemli birçok gelişme; insan evriminin geçmişine aittir. İnsan aile ağacının çeşitli dalları boyunca ve bunların aralarında birden fazla bağ olduğu fosil kayıtlarıyla ortaya konmuştur. Bu bağlayıcı fosiller, ara yaşlardaki jeolojik tortul kayalarda görülürler. Bunlar primat ve insan evriminin oluş zamanını ve hızını belgelerler.

Bilim adamları insan ailesine ait binlerce fosil örneğini günışığına çıkarmışlardır. Bu fosillerin büyük kısmı modern insan Homo sapiens'e ait değildirler. Bunların çoğunda radyometrik ölçümlerle doğru olarak yaş saptaması yapılmıştır. Ortaya konan aile ağacının bir bölümü, maymun benzeri yaşam biçiminden modern insana geçişin, genel evrim çizelgesine uyumlu olduğunu kanıtlamaktadır.

Paleontologlar, 4 milyon yıldan daha eski kaya tabakalarında, yok olmuş çeşitli maymun örneklerini keşfetmişlerken, o döneme ait insan örneğine rastlamamışlardır. Australopithecus, ki en eski fosil buluntusu 4 milyon yıl öncesine tarihlenmektedir, bir cins olarak bazı bulgularıyla insan, bazı bulgularıyla ise maymunlara benzerlik göstermektedir. Beyin ölçüsüne göre maymunlardan daha ilerdedir. Uzun kolları, kısa bacakları, ara boydaki ayak parmakları ve kol bulguları, Australopithecus bireylerinin zamanlarının bir kısmını ağaçlarda geçirdiklerini göstermektedir. Ancak bu canlılar insan gibi toprak üzerinde dik olarak da yürürlerdi. Bipedal (iki ayaklı) Australopithecus'un ayak izleri, yok olan hayvan türlerinin izleriyle birlikte taşlaşan, volkanik küller tarafından son derece iyi korunmuş durumda bulunmuşlardır. Bizim Australopithecus atalarımızın çoğu iki ila yarım milyon yıl önce yok olurlarken, insan ağacının yan dallarından olan diğer türler ise bir milyon yıl daha varlıklarını daha gelişmiş insansıların (hominid) yanısıra sürdürmeye devam etmişlerdir.

İnsan türünün en eski cinsi Homo'ya ait, belirleyici özellikte kemik buluntular, 2.4 milyon yıl öncesine kadar yaşlandırılan kayalarda bulunmuştur. Fiziksel antropoloji uzmanları, insanın Australopithecus türlerinden birinden evrimleştiği konusunda görüş birliği içindedirler. İki milyon yıl önce, Homo bireyleri, modern insanınkinden küçük olsa bile; Austropithecus’tan birbuçuk kez daha büyük bir beyin hacmine sahipti. Leğen kemikleri ve bacak kemiklerinin şekli erken Homo’nun Austropithecus gibi kısmi tırmanıcı olmayıp, modern insan gibi uzun bacaklar üzerinde yürüyüp koştuğunu düşündürmektedir. Austropithecus’un maymunsu, insansı ve ara formlarda özellikler göstermesi gibi; erken Homo da Austropithecus’la modern insan arasında özellikler gösterirken; bazı özellikleriyle modern insana daha çok benzemektedir. Erken dönem taş aletlerin yaşları, Homo erken fosil kayıtlarıyla eş tarihlenmektedir. Erken Homo, Austropithecus’tan daha büyük beyni ile taş alet ustasıydı.

Günümüzden 2.4 milyon yıl öncesine kadarki zaman dilimine ait elde edilen fosil kayıtları içinde, Homo cinsine ait değişik türlerin iskelet kalıntıları da bulunmaktadır. Bu türler zamanımıza yaklaştıkça eskilerden daha büyük beyin hacimli bulunmuşlardır. Fosil kayıtları insan cinsinin Afrika’da görülüp, buradan Avrupa ve Asya’ya yayıldığının, 2 milyon yıl öncesinden biraz daha yakın bir zamanda olduğunu gösterecek kadar yeterlidir. Belirgin taş aletler, çeşitli insan toplumlarına eşlik etmektedirler. Büyük beyinli, günümüzdekine daha yakın türler eskilere göre daha gelişmiş aletler kullanmışlardır.

Moleküler biyoloji, maymunlarla insan arasındaki yakın bağı daha güçlü olarak ortaya koyan kanıtlar vermiştir. Değişik protein ve genlerin incelenmesiyle insanların genetik olarak şempanze ve gorile daha yakınken orangutan ve diğer primatlara ise daha az benzediğini göstermektedir.

Homo cinsinin bir üyesi olan ve çoğunlukla Homo sapiens’in alt türü ya da ayrı bir tür olarak kabul gören; kaybolmuş insan olarak bilinen; Neanderthal insanının iyi korunan kemiklerinden DNA eldesi başarılmıştır. Genetik mutasyonların bilinen hızına bakarak uygulanan moleküler saat yöntemi, Neanderthal insanının modern Homo sapiens’ten yarım milyon yıl öncesinde ayrıldığını göstermektedir. Bu bulgu fosil kayıtlarından elde edilen bulgular ile tamamen uyumludur.

Moleküler ve genetik bulguları değerlendiren evrimciler; bize benzeyen Modern Homo sapiens’in eski insanlardan 100,000 - 150,000 yıl önce ayrıldığı görüşünü benimsemektedirler. Evrimciler yine bu olayın Afrika’da geliştiğini ve modern insanın oradan Asya, Avrupa ve sonunda Avustralya ve Amerika’ya yayıldığını kabul etmektedirler.

Son otuz yıldır Doğu ve Güney Afrika’dan, Ortadoğu’dan ve başka yerlerden elde edilen insansıya ilişkin kalıntı bulguları, moleküler biyolojideki gelişmelerle birlikte yeni bir disiplin olan moleküler paleoantropolojinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu alandaki çalışmalar gittikçe artan bir şekilde insan ile Afrika maymunları arasındaki genetik yakınlığı gösteren kanıtlar ortaya koymaktadır.

Kamuoyuna bakılacak olursa, birçok kişinin insan evriminin kutsal bir güç tarafından gerçekleştirildiğine inandığı görülür. Bilim; insanla ilgili konularda doğaüstü güçlerin rolü konusunda görüş bildiremez. Ancak bilimsel araştırmalar, diğer canlı yaşam biçimlerinin evrimi için geçerli olan güçlerin insanın evriminde de sorumlu olduğu görüşünü desteklemektedir.

A.B.D. Ulusal Bilimler Akademisi - Bilim ve Yaratılışçılık


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.




Bilim ve Buluşlar Tarihi

İsaac Asimov - Bilim ve Buluşlar Tarihi



MÖ 2650

Taş Anıtlar

Nil'in sayesinde Mısırlılar fazladan besin yetiştirme olanağına sahiptiler; böylece, birçoğu en azından yılın belirli bölümünde başka işlerle meşgul olabildiler. Bu Mısırlı hükümdarların, kendilerinin büyüklüğünü ve onların aracılığıyla da ulusun ve halkın büyüklüğünü göstermek için tasarlanan kamu projelerinde Mısırlı halkı kullanmaları anlamına geliyordu. Projeler aynı zamanda bu büyüklüğün anıtlarının gelecek kuşaklara bırakılmasıydı.

Böylece Mısırlı hükümdarlar özenli evler (ya da şimdiki söyleyişle saraylar) inşa ettiler. Gerçekte hükümdara firavun deniyordu; bu da "büyük ev" anlamına gelen Mısır sözcüğünün Yunanca versiyonudur. (Bu, bizim başkanı kastettiğimizde "Beyaz Saray" dememize benziyor.)

Ulusun önemli bireylerinin kendileri için özenli mezarlar yaptırmaları adettendi; çünkü Mısır dini ölümden sonra hayatla önemli bir biçimde ilgileniyordu ve ölümsüzlüğü garanti edebilmek için bedenin korunması gerektiği düşünülüyordu. Mezarlar mastaba denilen uzun yapıtlardı. (Günümüzde başkanlarımızın ölümsüzlüğünü garantilemek için çok büyük başkanlık kütüphaneleri kuruyoruz.)

MÖ 2686 yıllarında Üçüncü Hanedanlığın ikinci kralı Coser başa geçtiğinde, büyüklüğünün anıtı olarak özellikle özenli bir mezar yaptırmaya karar verdi. Kralın, her biri aşağıdakinden daha küçük olan altı taştan mastabanın birbiri üzerine konulmasını denetleyen Imhotep adında bir danışmanı vardı. Sonuçta ortaya çıkan şekil temelde pramide benziyordu, ancak tıpkı modern gökdelenler gibi belirli aralıklarla üst katlar alt katlara nazaran daha geride inşa edilmişti. Bu katlar bir devin tepeye tırmanmak için atacağı adımlara benzediğinden, bu yapıya Basamaklı Piramit denir. Tabanı 120 metreye 105 metre ve yüksekliği neredeyse 60 metredir.

Basamaklı Piramit inşa edilen ilk büyük taştan yapıydı; şimdi de insanlar tarafından inşa edilen, günümüze dek kalabilmiş en eski yapıdır.

Basamaklı Piramit, aynı zamanda bir modanın doğmasına da neden oldu ve bundan sonraki birkaç yüzyılda firavunlar insanlara boş zamanlarında gittikçe daha özenli piramitler inşa ettirdiler. Daha büyük taşlar kullanıldı ve Firavun Kufu (Yunanlılarda Keops) MÖ 2530 yıllarında hepsinin en büyüğü Büyük Piramit'in inşasını idare ettiğinde zirveye ulaşılmış oldu.

Piramit bitirildiğinde kare olan tabanının uzunluğu 226 metreydi; böylece 65 dönümlük bir alanı kaplıyordu. Dört kenarı 144 metre yüksekliğine ulaşan bir noktaya doğru eşit eğimle çıkıyordu (basamak fikrinden vazgeçilmişti) . Kaya dilimlerinden sağlam biçimde yapılmıştı; bunların her biri ortalama 2,5 ton ağırlığında ve tahminen 2.300.000 taneydi. Tabii su yoluyla, Nil'in yukarılarındaki taş ocaklarından, yani 965 km öteden getirilmişlerdi.

Bu kaya dilimlerinin arasında kralın tabutunu, mumyasını ve ölümden sonraki hazinelerini içeren devasa yığının merkezine yakın bir yerde, bir odaya açılan geçitler vardı.

Bu türden büyük, mağrur yapılara duyulan heves fazla uzun sürmedi. Bunları inşa etmek Mısır için bile çok fazla zaman ve iş gerektiriyordu. Fakat bazıları kullanışlı, bazıları sembolik ve yine bazıları mağrur büyük yapılar inşa etme dürtüsü insanlığı hiç terk etmedi. Ortaçağdan kalma bazı katedraller sonunda yükseklik olarak (yaklaşık 3500 yıl sonra) piramitleri geçtiler. Ve tabii bugün de gökdelenlerimiz, devasa köprülerimiz ve barajlarımız vb. var.

İsaac Asimov - Bilim ve Buluşlar Tarihi


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.




Evrim

Francisco J. Ayala - Evrim

Kullanım Kılavuzu

Fransisco J. Ayala

Francisco J. Ayala, Irvine, California Üniversitesi'nde Biyoloji ve Felsefe Profesörüdür. Ulusal Bilim Akademisi (NAS / National Academy of Science) üyesi olan Ayala, 200l yılı Ulusal Bilim Madalyası'nın sahibidir ve 2008 yılında NAS ve Tıp Enstitüsü (Institute of Medicine) tarafından ortaklaşa yayımlanan Science, Evolution, and Creationism'in (Bilim, Evrim ve Yaratılışçılık) Yazım Komitesi Başkanı olarak görev yapmıştır.

Ayata, Darwin'in Bilime ve Dine Hediyesi ve Ben Bir Maymun muyum? da dahil olmak üzere, bilim ve dinin kesişimi konusunda bir çok kitap ve makale yazmıştır. Ayata, hayatın ruhani boyutunun ortaya koyulmasına sağladığı katkıdan ötürü kendisine layık görülen 2010 yılı Templeton Ödülü gibi birçok onursal derece ve ödülün sahibidir.

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ
EVRİM NEDİR?
Biyolojinin birleştirici-merkezi kavramı
DARWİN HAKLI MIYDI?
Evrim bir olgudur
DOGAL SEÇİLİM NEDİR?
Tasarımcısız tasarım
EN U YGUN OLANIN HAYATIA KALMASI NEDİR?
Evrimci sentez
EVRİM RASTGELE BİR SÜREÇ MİDİR?
Şans ve zorunluluk
TÜR NEDİR?
Ayrılığın korunması
KROMOZOMLAR, GENLER VE DNA NEDİR?
Çifte sarmal
GENLER NASIL OLUR DA BEDENLER OLUŞTURUR?
Yumurtadan yetişkine, beyinden zihne
MOLEKÜLER EVRİM NEDİR?
Moleküler saat
HAYAT NASIL BAŞLADI?
Bir yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan sorusu
HAYAT AGACI NEDİR?
LUCA: Son evrensel ortak ata
BEN GERÇEKTEN MAYMUN MUYUM?
Biyolojiden kültüre
FOSİL KAYITLARI BİZE NE SÖYLER?
Yeryüzünde hayat, gezegenimizin tarihinin büyük bölümü boyunca var olmuştur
KAYIP HALKA NEDİR?
İnsan ataların hikayesi
ZEKA KALITIMLA Ml MİRAS ALINIR?
Bireysel zeka sadece kısmen genlere dayanır
İNSANLAR EVRİLMEYE DEVAM EDECEK Mi?
Biyolojik ve kültürel evrim
KENDİ KENDİMİ KLONLAYABİLİR MİYİM?
Genler kopyalanabilir, insanlar değil
AHLAK NEREDEN GELİYOR?
Biyolojiye karşı kültür
DİL SADECE iNSANA ÖZGÜ BİR ÖZELLİK MİDİR?
İnsanlar konuşur; karıncalar ve arılar iletişim kurar
YARATILIŞÇILIK DOGRU MUDUR?
Bilim ve dinin çelişmesi gerekmez
SÖZLÜK

GİRİŞ

Önde gelen evrimcilerden Theodosius Dohzhansky, 1973 yılında sarf ettiği meşhur sözünde, “Biyolojide hiçbir şey, evrimden başka bir şeyin ışığında anlam ifade etmez," demişti. Gerçekten de biyolojik evrim, modern biyolojinin merkezi önemdeki örgütleyici ilkesidir. Evrim, Dünya üzerinde neden bu kadar farklı tipte organizma olduğu sorusuna bilimsel bir açıklama getirir, bu organizmaların hem görünümlerindeki hem de genetik yapı ve fizyolojilerindeki benzerlik ve farklılıkların bir değerlendirmesini sunar. Dünya üzerindeki insanların kökenini açıklar ve türümüzün başka canlılarla olan biyolojik bağlantılarını gözler önüne serer. Sürekli evrilen bakteriler, virüsler ve başka patojenik organizmalara dair bir anlayış ortaya koyar ve kendimizi bunların neden olduğu hastalıklara karşı korumamız için etkili ve yeni yollar geliştirmemizi sağlar.

Evrim bilgisi tarım ve tıpta gelişmeleri mümkün kılmış ve biyoloji dışında başka birçok alana uygulanmıştır; örneğin, yazılım mühendisliğinde, genetik algoritmalarla evrimsel süreçlerin taklit edilmeye çalışılmasında ve kimyada, özel işlevleri olan yeni moleküller geliştirmede doğal seçilim ilkelerinin kullanılmasında.

Charles Darwin, haklı olarak evrim kuramının kurucusu olarak tanınır. Darwin, 1859'da yayınlanan On The Origin of Species'de (Türlerin Kökeni), organizmaların evrildiğini gösteren kanıtları ortaya koymuştu. Ama ondan da önemlisi, doğal seçilimi, yani organizmaların "tasarım"ını ve çeşitliliklerini açıklayan süreci keşfetmişti. Darwin'in Origin of Species'i her şeyden önce, organizmaların uyarlanmalarının bilimsel olarak nasıl açıklanacağı sorununu çözme yönünde süreklilik gösteren bir çabaydı. Darwin, organizmaların tasarımını (karmaşıklıklarını, çeşitliliklerini ve muhteşem düzeneklerini) doğal süreçlerin sonucu olarak açıklar.

Darwin ve on dokuzuncu yüzyıldaki başka biyologlar, canlı organizmaların karşılaştırmalı olarak incelenmesinde, canlıların coğrafi dağılımlarında ve nesli tükenmiş organizmaların fosilleşmiş kalıntılarında, biyolojik evrime dair inandırıcı kanıtlar bulmuşlardı. Darwin'in zamanından beri, bu kaynaklardan gelen kanıtlar daha güçlü ve daha kapsamlı bir hal almış, son dönemde ortaya çıkan biyolojik disiplinler (genetik, biyokimya, ekoloji, hayvan davranışları etoloji, nörobiyoloji ve özellikle de moleküler biyoloji) çok güçlü ek kanıtlar sağlamış ve kuramı ayrıntılı olarak doğrulamıştır. Bu doğrultuda, evrimciler artık, evrim olgusunu destekleyecek kanıtlar elde etme çabasında değildir. Evrimci araştırma bugünlerde daha çok, evrim sürecinin nasıl meydana geldiğini daha fazla ve daha ayrıntılı olarak anlama çabası içindedir.

Evrim kuramı birçok kişi tarafından tartışmalı bir kuram olarak görülür. Ben bu algıyı şaşırtıcı buluyorum. İnsanlar da dahil olmak üzere organizmaların, onlardan çok farklı olan atalardan evrilmiş oldukları su götürmezdir. Bilim insanları organizmaların evrimini, Dünya'nın Güneş'in etrafında dönmesi, galaksilerin genişlemesi, atom kuramı ya da genetik biyolojik kalıtım kuramı gibi gayet iyi doğrulanmış bilimsel kuramları kabul ettikleri kadar büyük bir güvenle kabul ediyorlar.

Türlerin Kökeni'nin yayınlanmasından yaklaşık olarak yüz yıl sonra, yirminci yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış bilimsel bir disiplin olan moleküler biyoloji , "evrensel hayat ağacı"nı, yani bütün canlı organizmaların atası olan ilk hayat biçimlerinden bugün Dünya üzerinde bulunan her türe uzanan sürekliliği yeniden inşa etmeyi mümkün kılmıştır. Canlı organizmaların DNA dizilimlerinde şifrelenmiş olan neredeyse sınırsız bilgi, evrimcilerin, bugünkü organizmalara uzanan bütün evrimsel ilişkileri ayrıntılı olarak yeniden inşa etmesini mümkün kılar.

Evrim, evrimi öğrenmek isteyenlerin genellikle yönelttiği yirmi soru hakkında kapsamlı düşünümler sunuyor. Bu sorular, evrim kuramı açısından en önemli sorular arasında yer alır, ne var ki başka birçok soru zorunluluk yüzünden ele alınmamıştır. Uzmanlara değil, uzman bilgisine sahip olmayan ama ilgili ve zeki olduğu varsayılan genel okura hitap ediyor olsa da, burada sunulan bilgiler doğru ve yeri geldiğinde de derinliklidir.

Francisco J. Ayala - Evrim

Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.













Bilim Kurguları

Gerard't Hooft - Bilim Kurguları

Altıncı Bölüm

ROBOTLAR

Yapay zeka hakkında düşünen herkes, robotları gözünde canlandırır. Bilimkurguya göre, bunlar insanlara benzeyen, tıpkı bizim gibi yürüyen ve konuşan makinelerdir. Fakat aslında ihtiyaç duyduğumuz şey, bize benzemeyen makinelerdir; insanlar için tehlikeli veya konforsuz ortamlarda çalışabilecek makinelere ihtiyaç duyarız. Bunların uzaktan kontrol edilebilmesi gerekir, bu nedenle optik detektörler barındıran küçük yuvarlak konteynerler içinde kendi zekalarını taşımaları gerekmeyecektir.

Robotlar, uzunca bir süredir çeşitli formlarda mevcuttur. Gerçek bir zekaya sahip değildirler, çünkü bunu üretmek yeteneklerimizin çok ötesindedir. Bu nedenle uzaktan kontrol edilirler veya belirli görevleri yerine getirmek üzere önceden programlanırlar. En harikulade örnekler, evrenin uzak diyarlarını keşfetmekte olan insansız uzay araçlarıdır. Dünyadan yönetilen motorize araçlar, Mars'ın yüzeyinde hareket edebilmektedir. Peki, bunun sınırları nerededir?

Bu alanda birçok gelişme halen mümkündür. Bilgisayarların boyutları küçüldükçe, robotlar da küçülecektir ve çeşitli basit görevler için geliştirilen uygulamaları çeşitlilik kazanacaktır. Elektrik süpürgesi robotunu düşünün. Geçenlerde gördüğüm bir elektrik süpürgesi robotu, görevini çok kötü bir şekilde yerine getiriyordu. Ulaşılması zor köşeleri temizleyemiyordu ve temizlemesi gereken zeminin yerleşimini hiçbir şekilde anlamıyordu. Görevini uygun biçimde yerine getirebilmesi için evdeki daha büyük bir bilgisayara kablosuz bağlantıya ihtiyaç duyar ve köşe bucağa ulaşabilmesi için çeşitli eklentilerle donatılması gerekir. Haznesini kendi kendine boşaltması ve gerektiğinde bataryasını doldurması gerekir. Daha da iyisi, ona ne yapması gerektiğini ve istenilen şeyi bir kerede nasıl yapabileceğini anlatabilmek gerekir. Bir de görevini sessizce gerçekleştirirse, evin sakinleri bu tür bir robota sahip olmaktan kesinlikle mutluluk duyacaktır.

Daha önemli uygulamalar tahayyül edilebilir. Günümüzde, televizyon, su veya gaz bağlantılarını döşemek veya tamir etmek ya da kanalizasyon borularına ulaşmak için yolların kazılması gerekmektedir. Sadece bağlantının başında ve sonunda yüzeye çıkmaları gerekeceği için bu işte küçük robotlar kullanmak çok daha ucuz olurdu. Bu gelişme, toplumun finans kaynaklarında gerçek bir fark yaratabilir, çünkü iletişim için fiberglas kabloları döşemek veya malların aktarılması için bilgisayarlı ağlar oluşturmak gibi, yer altı bağlantılarına duyulan ihtiyaç, özellikle de ucuz bir şekilde karşılanabilirse zaman içerisinde artacaktır.

Yeraltını kazan robotlar, işlerini iyi ve ekonomik şekilde yapabilirse, metro hatları gibi daha büyük tüneller açılması düşünülebilir. Ülkem Hollanda'da, hiçbir şekilde sağlam bir zemin sunmayan yumuşak toprak ve kumla uğraşmak zorunda olduğumuz için, tünellerin her zaman yukarıdan kazılması gerekmiştir, aksi takdirde tüneller göçebilir. İçini çimentoyla doldurduğumuz iskelete benzer bir yapıyı, küçük bir robotla kazmanın mümkün olup olmadığını merak etmiştim. Büyük bir tünel için güçlü bir kapsül oluşturulur ve tünel çökme tehlikesi olmadan kazılabilir. Fakat ben bu fikirden uzaklaştım, çünkü erişim ve atıkların tasfiyesiyle ilgili aşılmaz problemler öngördüm. Bu arada, kazma işlemini gerçekleştiren robotlar gittikçe daha zeki hale geliyor ve zeminin üzerindeki insanlar, tünellerin inşasını artık dert etmeyecek. Altyapıda da bir artış öngörüyorum: karayolları, otoparklar, malların nakliyesi ve daha bir sürü şey yeraltında gerçekleştirilebilir. Gerçekten de Amsterdam şehri tamamen yeraltında ikinci bir şehir oluşturma ve eski şehrin altına otoyollar, otoparklar, mağazalar vs yapma fikrini gündeme almıştır.

Gelecek, insansız uçaklar veya "uzaktan kumandalı uçaklar" için de parlak görünüyor. Bu tür uçan robotlar zaten mevcut ve çoğunlukla kameralarla donatılmış halde. Bu robotlar sık sık deneniyor ve şimdilik çoğunlukla askeri amaçlara kullanılıyor ama eylem alanı şu anda sınırlı. Önemli bir fizik kuralı, daha küçük organizmaların büyüklere oranla çok daha kolay uçabildiğini söyler. Bu, canlı organizmalarda çok net görülebilir: Küçük hayvanlar, yerden havalanırken çok daha az sorun yaşar. Bu nedenle, minyatürleşme sağlandıktan sonra, bir sürü küçük uçan robot görebiliriz.

Hiç yazmadığım bilimkurgu öykülerimin birinde, bu uçan robotlar çocukların popüler oyuncaklarına dönüşüyordu. Kameralarla donatılmış robotlar, her yere gidebilir ve kişisel mahremiyet için bir engel ve tehdide dönüşebilir. Bu, can sıkıcı röntgencileri duş kabinlerinden ve soyunma odalarından uzak tutan her türlü tespit cihazına da daha çok talep duyulmasını da beraberinde getirir. Hiç problem değil, çünkü bu küçük tespit cihazları çok düşük fiyata satın alınabilecektir.

Nanoelektroniğin ve mikroskopla görülemeyecek kadar küçük boyutları gösterebilen çeşitli cihazların gelişmesiyle birlikte, robotlar çok küçük hale gelebilir. Feynman, ünlü konferansında bu konuya da değinmiştir. Bu küçük robotlar, tıp bilimlerinde bilhassa önemli hale gelecektir. Cerrahlar, ameliyat yapmak için hastanın bedenini açmak zorunda kalmayacaktır. Bunun yerine, hastanın kan dolaşımına bir veya birkaç robot enjekte edecektir. Arterler ve bağırsaklar, içeriden araştırılıp tedavi edilebilecektir ve urlar çok daha erken tespit edilecektir. Bu küçük robotlar, dışarıdan güçlü mıknatıslarla hareket ettirilebilir. Fakat bu durumda, çoğu zaman göz ardı edilen bir komplikasyon vardır. Üçüncü Bölümde açıklandığı gibi, daha büyük gözler, küçük gözlere göre daha iyi görebilir. Minik robotlar üretebilmek mümkün hale gelirse, bunlar ya kör olacaktır ya da çok az görebilecektir. Bunların sadece teması temel almaları gerekecektir veya belki de vücudun içinin kullanılabilir ve gözle görülür bir tasvirini oluşturmak için çok sayıdaki robotun gönderdiği dağınık sinyaller bir uzak bilgisayar tarafından birleştirilecektir. Robotları yönlendirmek, karmaşık bir görev olabilir ama gelişmiş ve özelleşmiş bilgisayarlar kullanılabileceği için bu bir engel teşkil etmeyecektir.

Hiç yazmadığım bilimkurgu romanımın bir bölümünde ise, erken teşhis ve teşhis edilebilir hastalıkların tedavisi için insanlara çok sayıda robot enjekte ediliyordu. Nanoteknolojinin, biyolojinin bir başka önemli branşı olan genetikle birleştirilmesi durumunda, başka fantastik olasılıklar ortaya çıkar. Bu konuyu On Dördüncü Bölümde ele alacağım.

Şimdilik, bağımsız bir beyne sahip robotlar yerine, uzaktan kontrol edilen robotlarla kendimizi sınırlıyoruz. Bu daha uzak gelecekte muhtemelen değişecektir. Mesafeler çok uzadıkça, örneğin uzay yolculuklarında, uzaktan kontrolü gerektirmeyen robotlara ihtiyaç duyulması muhtemeldir. Bu konuyu On İkinci ve On Üçüncü Bölümde ele alacağız.

Gerard't Hooft - Bilim Kurguları


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM